ENGLISH | Site Haritası | Anasayfa
 
 

 

 

 

 

 

 

 

Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz


AMERİKALILARIN nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kalifomiya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçaları olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır. Bunun en son örneği, Jim Carrey'nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı oldugunu keşfeden küçük kasaba katibi rolünü
oynadıgı, Peter Weir'ın The Truman Show (1998) filmidir: Doğup büyüdüğü kasaba dev bir süidyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick'in Time Out of Join (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50'li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece oldugunu keşfeder... Time Out 0f Join'la The Truman Show'un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kalifomiya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekligi içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz,
maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir.

Demek ki mesele sadece, Hollywood'un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil- geç kapitalist tüketim toplumunda, "gerçek toplumsal hayat"ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız "gerçek hayat"ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar... Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinselliktenarındırılmış evrenin nihai hakikati, "gerçek hayat"ın kendisinin maddilikten-arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçekdışılığını ifade etmişti: "Amerikan motelleri gerçekdışıdır! /.../ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. / ... / Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız." Peter Sloterdijk'ın "küre" kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz'dan Logan’ın Kaçışı'na bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodern müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler.

Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantıgı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadıgımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı oldugu devasa bir mega-bilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves'in oynadıgı) kahraman "gerçek gerçeklik"te uyandıgı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür - küresel savaştan sonra Şikago'dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: "Gerçeğin çölüne hoşgeldin." 11 Eylül'de New York'ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri O gün "gerçeğin çölüyle tanıştı - ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollywood'un yozlaştırdıgı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkansızdı.

Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok oldugu, akla hayale gelmeyecek imkansız'ın gerçekleştigi söyleniyor; 0 zaman 20. yiizyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: 0 da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlıgının kudretini simgeleştirdigi için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli degil mi? Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana ugratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu - New York'tan Kaçış'tan Bağımsızlık Günü'ne uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan baglantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen imkansız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantezisini kurmuş olduğu şeyi elde etti ki en büyük sürpriz de buydu.

Tam da şu anda, bir felaketin çiğ Gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen idolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “ mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin SANAL KAPİTALİZMİN, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombalamaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı, Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin Çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.

Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphlenilen Usame Bin Ladin, James Bon filimlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgahlayan Ernst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değimlidir? Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filimlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunu gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan ( uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New york’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değimlidir? Bond’un müdahalesinin işlevi de tabii ki, üretim mekanını havaya uçurarak, “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine geri dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkar Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu?

Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kıpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız bir kötü bir Dışar’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir:Bu katıksız Dışarı’da,kendi kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir. Son beş yüzyıldır, "medeni" Batı'nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve vıkımın "barbar" Dışarı'ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika'nın fethinden Kongo'daki katliama kadar uzanan uzun hikaye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika'da, her Allahın günü, DTM'nin çökmesinin bütün kurbanlarıdan daha fazla sayıda insan AIDS ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir. ABD, Saraybosna'dan Grozni'ye, Ruanda'dan Kongo ve Sierra Leone've dtinyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin cok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New. York'taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda vürüyen insanlara körlemesine ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saraybosna'nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz.

İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından se rettiğimizde "realitv TV sovların sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu.şovlar "gerçek" olsa bile, insanlar bunlarda vine de rol yaparlar - k.endilerini ovnarlar. Romanların klasik tekzibi ("bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir"), "realitv şov" programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kisiler görürüz. "Gerçeğe dönüşe" farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakarların, bizi bövle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız oldugu iddialarını duymaya başladık bile - arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, "hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, Özgürlüğün düşmanları tarafından "suistimal edilen" özgürlüklerimizden bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki! Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı "acık" ülkemizin bütün insanlık tarihinde en cok kontrol edilen toplumlar oldugu bir vakıa degil midir? İngiltere'de. otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüylee kontrol edildiğinden hic bahsetmevelim.

Yine George Will gibi sagcı yorumcular hemen, Amerika'nın "tarihten aldıgı mola"nın sonunun geldigini -gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odagını paramparça ettigini- ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla savaşmak zorundavız, onlara göre.. lyı de, darbevi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir. Amerika’'nın Afganistan'a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dunyadaki en büyük güç köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini ımha ederse, bu iktıdarsızlıktan kaynaklanan eylemın en uç örneği olmayacak mıdır?

Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke... Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği,sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadıgı ve yıkılacak hiçbir şevi olmavan bir ülkeden çıkarması degil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistanın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca "ama ışıkta aramak daha kolay oluyor" demiş hani. Kabil'in şu anda zaten Manhattan'ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik degil mi?

Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül'de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir - gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin degişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir. Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacagı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda "savaş" ne anlama gelecek? "Onlar". eger devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa. kimler olacak?

Burada karşılaşıldıgı söylenen "medeniyetler çatışması" anlayışı kısmi bir hakikat içerir - ortalama Amerikalının şaşkınlıgına bakın: "Nasıl oluyor da bu insanlar kendi havatlarını bu kadar hiçe sayan Bir tutum takınabiliyorlar?" Bu şaşkınlıgın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere. insanın uğrunda kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bize Amerikalı çocukların "acısını hissedebildigi"ni söylerken, Bill Clinton'ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadıgını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun tatminkar bir hayat sürme ile, kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava'ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor. Gelgelelim, bu "medeniyetler çatışması" anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık oldugumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalardır. Üstelik islam'la Hıristiyanlıgın tarihine kıyaslamalı olarak şöyle bir baktıgımızda, islam'ın (anakronik bir terimle söylersek) "insan hakları sicili"nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz oldugunu görürüz: Geçtiğimız yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Ortaçağ da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçeler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam'ın "kendisi"ne kayıtlı bir özellikle değil, modern sosyo-politik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu acıkça kanıtlıyorlar.

Öteki'ne atfedilen bütün özellikler ABD'nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizim mi? Bugün ABD de (kendi) Hıristiyanlık (anlayış) larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist "fundamentalist" vardır. Amerika bir şekilde onları "barındırdıgı"na göre, Ok1ahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu'nun onlan da cezalandırması mı gerekiyordu? Jerry Falwell ve Pat Robertson'ın bombalamalara verdik1enıepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tanrı'nın, Amerikalıların günahkar hayat
tarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika'nın layıgını bulduğunu söylemelerine ne demeli? Güvenli bir sığınak olarak Amerika mı? Bir New Yorklu'nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyecegini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu - bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine, genç Afro-Amerikalıların, caddeyı geçmesı için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha hirkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır.
Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattıgı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde -hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda- ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirilecegi, simgesel etkilerinin ne olacagı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacagı belli degil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal sövlemin icinde eski Soguk Savaş terimi "özgür dünya”nın birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi:'özgür dünya" ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette: Özgür olmayan dünyaya ait olanlar kim peki? Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal-demokratik ükeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha giindeme getirildiğidir.

Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım - bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacagını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70'lerin AImanyası'ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsverbot'un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildigi cümlesi sık sık duyuluyor - dogru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu egilime karşı, Solun şimdı daha iyi bır analız sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir - aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasvonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranlan etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir...) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur.

Ya her yerde işitilen "11 Eylül'den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır - aslında ne söylemek istedigimizi bilmedigimizde "derin" bir şeyler söylermiş gibi yapmayı saglayan içi boş bir jestten ibarettir. 0 zaman buna verecegimiz ilk tepki "Sahi mi?" demek olmalıdır. Oysa gerçekten degişen tek şey, Amerika'nın ne tür bir diinyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür degişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990'da Dogu Avrupa'daki Komünist rejimlerinn yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünistlerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; "gerçeklikte" hicbir sey degismemisti- yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bır mesele haline gelmişti... Ya 11 Eylül'de aynı tür bir şey olduysa?

Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD artık doğrudan işin içindedir. 0 zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar "küre"lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar vereceker, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika ya "Bu neden bizim başımıza geldi! Burada böyle şeyler olmaz!" şeklindeki, o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkar Dışarı'ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya'dan ayıran fantazmatik Perde'nin ardından çıkmayı göze alacak , Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!"dan 'Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı! Tavrına ğ çok gecikmiş geçişi yapacaktır. Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur.: bu olayların burada bir daha olmamasını sağlamanın yolu, bunların, başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini, cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır.

Amerika’nın “ tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hakim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınınkidir-bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de).

Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “komşunu sev”, “Müslümanları sev” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.

ZIZEK


foruma yazı göndermek için...

 

 
Karşı Sanat Çalışmaları © 2003 - Her Hakkı Saklıdır.