Alain Badiou / Metis / s. 37-41
IV. Bozulmuş Din olarak Etik
O halde, bir yandan dini karakterini bastırmayaya da maskelemeye uğraşırken, bir yandan da görünüşteki kuruluşunun soyut düzenlemesini (“öteki tanımak” vx.) alıkoyarsak bu kategoriye ne olur? Cevap bellidir: Çorba olur. Bize kala kala dindar olmayan dindarca bir söylem, beceriksiz kükümetlerin kullanmaktan hoşlandığı manevi bir dolgu malzemesi ve yeni moda vaazlarda rahmetli sınıf mücadelesi yerine vazedilen bir kültür sosyolojisi kalır.
Şüphelerimiz ilk olarak kendilerini etik ve “farklılık hakkı”nın müridi ilan edenlerin canlı bir biçimde ayakta tutulan farklılıktan açıkça dehşete kapıldıklarını gördüğümüz zaman yuandı. Onlara göre, Afrıkalıların âdetleri barbarca, Müslümanlar korkutucu, Cinliler de tatoaliterdir vb. Aslında bu meshur “öteki” ancak iyi bir ötekiyse kabul edebilir – yani tam da bizimle aynıysa demek değilse nedir bu? Farklılıklara saygı, elbette! Ama farklı olmnın, parlamenter-demokratik, serbest piyasa ekonomisi yanlısı, ifade özgürlüğü, feminizm, çevre, vb. taraftarı olması koşuluyla. Yanı: Farklılıklara saygı duyuyorum, ama tabii ki ancak farklı olan da tıpkı benim gibi bahsi geçen farklılıklara saygı gösterdiği sürece. Nasıl “özgürlük düşmanlarına özgürlük” olamıyorsa, aynı şekilde farkları tam da farklılıklara saygı göstermemekten ibaret olanlara da saygı duyulamaz. Kanıt olarak, etik partizanlarının İslamcı “fundamentalist”e benzeyen herhangi bir şey karşısında ifade ettikleri saplantılı hıncı düşünmek yeterli olur.
Sorun, “farkılıklara saygı”nın ve insan hakları etiğinin bir kimliği/aynılığı tanımlıyor gibi görünmesindedir! Sonuç olarak, farklılıklara saygı sadece bu kimlikle (ki bu da – gerçi gözle görülür bir biçimde gerilemekteyse de – zengin bir “Batı” kimliğinden başka bir şey değildir) makul ölçüde tutarlı olna farkılıklar için geçerlidir. Bu ülkedeki [Fransa’daki] göçmekler bile, etik partizanlarının gözünde, ancak “entegre” oldularında, ancak entegre olmak istedikleri takdirde (biraz düşünürsek bu şu demek: ancak farkılılıkarını bastırmak istedikleri takdirde) kabul edilebilir bir farklılık sergilerler. Etik ideologi, ona en azından “vahiy” ürünü bir kimliğin zenginliğini kazandıran dini öğretilerden kopartıldığı zaman, fethiçi bir uygarlığın şu nihai buyruğundan ibaret kalabilir pekâlâ: “Benim gibi ol ki farklılığna saygı duyayım.”
V. Aynı’ya Dönüş
Hakikat şudur ki hem dindışı olna, hem de zamanımızın hakikatleriyle gerçekten aynı dönemin ürünü olan bir düşünce sistemi bağlamda, ötekini tanımaya dayalı her türlü etik hüküm kesinlikle terk edilmelidir. Çünkü gerçek sorun – ki sonderece güç bir sorundur – Aynı’yı tanıma sorundur.
Biz kendi aksiyomlarımızı ortaya koyalım. Tanrı yoktur. Bu aynı zamanda şu demektir. Bir yoktur. Çoklu “birsiz”lik – her çoklu varlık da bir çokluluğundan başka bir şey değildir – varlığını yasasıdır. Tek durma noktası boşluktur. Sonsuz, Pascal’ın çoktan farkına varmış olduğu gibi, bir aşkınlık yiklemi değil, her durumun sırdan gerçekliğidir. Çünkü sonsuz, Cantor’un küme teorisini yaratarak gösterdiği gibi, aslında sadece çoklu-varlığın teorisi yaratarak gösterdiği gibi, aslında sadece çoklu-varlığın (être-multiple) en genel formudur. Aslında, her durum, her biri kendi içinde birer çokluk olan sonsuz sayıda unsurdan/elemandan oluşan bir çokluktur. Bir durum (sonsuz bir çokluğa) ait olmaları açısından ele alındığında, homo sapiens türüne dahil olan hayvanlar sırdan çokluklardır.
O halde, ötekini/başkayı, farklılıklar ve bunları etik açısından tanıma meselesini nereye koyacağız?
Sonsuz başkalık zaten olan şeydir. Her türlğ deneyim, sonsuz farklılıkların sonsuz açılımıdır. Görünüşte düşünümsel olan kendilik deneyimim bile, hiçbir şekilde bir birlik sezgisi değil, bir farklılaşmalar labirentidir; Rimbaud “ben bir başkasıdır” dediğinde kesinlikle yanılmıyordu. Mesela bir Çinli köylüyle Norveçli genç bir işadamı arasında, benimle kendim de dahil başka herhangi biri arasıdaki kadar fark vardır.
Ama o kadar fark, ne daha fazla be daha az.
VI. “Kültürel” Farklılıklar ve Kültürcülük
Günümüz etiği “kültürel” farklılıklar etrafında bayağı bür gürültü koparıyor. “Öyrki” analayışı da esasen bu tğr farklılıklar tarafından şekillendirilmiş durumda. Bu etiğin büyük ideali kültürel, dini ve ulusal “cemaatlerin” barış içinde bir arad yaşaması, “dışlama”nın reddedilmesidir.
Ama bu farklılıkların düşünceyi ilgilendirmediğin görmemiz gerekir, bunlar insanlığın, Irak’ın Şii “cemaati” ile Teksas’ın şişko kovboyları arasındaki fark kadar benimle Lyon’lu kuzenim arasındaki farkta da açıkça görülen sonsuz ve apaçık çokluğundan öte bir anlam taşımazlar.
Günümüz etiğinin nesnel (ya da tarihsel) temeli olan kültürcülük, aslında bir turistin töre, âdet ve inançlar çeşitliliği karşısında, özellikle de imgesel oluşumların (dinlerin, cinsel temsillierin, otorite tezahürlerinin, vb.) oluşturduğu indirgenmez karışım karşısında kapıldığı büyülenmeden farksızdır. Evet, etiğin asli “nesnel” temeli, doğrudan doğruya vahşilerle yaşanan sömürgeci karşılaşmanın verdiği haretten miras alınımş kaba bir sosyolojiye dayalıdır. Kendi aramızda da vahşiler (banliyölerde yaşayan uyuşturucu müptelaları, dini tarikatlar – gazetilerin vazgeçmediği tehditkâr iç başkalık numuneleri) olduğunu ve onların karşpsına endi araştırma araçlarını değiştirmeden “tanıma”sını ve sosyal hizmetlerini sunan bir etikle çıkıldığını unutmamalıyız.
Hem bariz hem de kendi içinde tutarsız bir gerçeklikle ilgili bu bayağı tasvirlere karşı, has düşünce şu ilkeyi olumlar: Farklılıklar zaten olan şeyler olduğuna ve her hakikat henüz olmayanın oluşması olduğuna göre, farklılıklar tam da hakikatlerin lağvettiği ya da önemsizlestirdiği şeylerdir. “Ötekini tanımak” kavramı hiçbir somut durumu aydınlatmaz. Her medern kolektif düzenlnişte, farklı yme ve konuşma tarzları olan başlarına farklı şeyler takan, farklı dinlere inanan, cinsleikle karmaşık ve farklı ilişkileri olan, otoriteyi ya da düzensizliği tercih eden, her yerden gelen birçok insan vardır, dünya zaten böyle bir yerdir.
VII. Aynı’dan Hakikatlere
Felsefi açıdan, öteki/başka önemli değilse bunun nedeni güçlüğün Aynı’nın tarafından gelmesidir. Esasında Aynı, olan (yani farklılıkların sonsuz çokluğu) değil, olacak olan’dır. Aynı’nın ancak başka bir şeyle birlikte ortaya çıktığonı söylemiş ve bu şeye ad vermiştim: Hakikat. Farklılıklara karşı kaytısız olan tek şey,bir hakikattiir. Her devrin sofistleri kesinlğine gölge düşürmek için azimle uğraşmış olsalar da, her zaman bildiğimiz bir şeydir bu: Bir hakikat herkes için aynıdır.
Herkes için koyulanması gerken şey. “ölünsus oluşumuz” dediğimiz şey, hem çok hemde önemsiz olan “kültürel” farkılılıkların matığı içinde kalarak anlaşılamaz. Bu şey, hakikat kapasitemizdir – bir hakikatin kendi “aynılığına” davet ettiği o “aynı” olma kapasitemizdir. Başka bir deyişle, koşullara bağlı olarak, bilim, siyaset ya da sanat kapasitemizdir, çünkü bence bütün hakikatler bu evrensel adlardan birine ya a ötekine aittir.
Ancak sahici bir apkınlık yüzünden kültürel görecilik temeli üzerinde bir “etik” inşa etmey kalkıştık ve bunun için korkunç bir tarihsel bedel ödeyeceğiz. Çünkü buna kalkışmak, salt olumsal bir durumun bir Yasa kurabileceğini zannetmek demektir.
Tek sahici etik, hakikatlerin etipidir – dah doğrusu tek etik, hakikat süreçlerinin, dünyaya bazı hakikatler getiren emeğin etiğidir. Etik Lacan’ın, Kant’a ve genel bir ahlak anlayışına karşı psikanalizin etiğini tartışırken benimsediği anlamda ele alınmalıdır. Etik diye bir şey yoktur. Sadece bir şeyin etiği (siyasetin, aşkın, bilimin, sanatın etiği) vardır.
Aslında tek bir Özne yoktur, ne kaar hakikat varsa o kadar özne, ne kadar hakikat usulü varsa o kadar öznellik tipi vardır.
Ben şahsen dört temel öznellik “tipi” belirliyorum: Siyasi, bilimsel, santsal ve aşkî.
Her insan-hayvan, verili bir tekil hakikate katılarak, bu dört tipten birine dahil olur.
Felsefe, zamanının tekil hakikatleri tarafından ifade edilen farklı öznellik tiplerinin bir arada varolabileciği bir düşğnce alanı inşa etmeye çabalar. Ama bu bir arada varoluş bir birlşme değildir – bu yüzden de bir Etik’ten bahsetmek imkânsızdır.

foruma yazı göndermek için...
|