ENGLISH | Site Haritası | Anasayfa
 
 

 

 

 

 

 

 

 

Gerçek ve Hakikat için...

Hafif bir başlangıç yapmaktan yanaydım ama bunun imkansızlığını bu tonun ayarını yapmayı düşünmeye başladığımda hemen anladım. Çünkü her şeyimizle ağır bir toplumun ağır bir dönemin hafiflik şansını yitirmiş çocuklarıyız. Böyle olamıyorsa da , biraz bayağı bir yerden gireyim istedim konuya. Çünkü tıpkı sarkmış bir hafiflik gibi sarkmış bir ağırlık da bir yanıyla “bayağı”dır. Bayağı olduğu ölçüde tatminsizdir ve asabiyetini(virtu’su) tersinden bu tatminsizlikten alır.

Kendini dış savaş ve yenilgi etkisiyle reformun ötesine taşıyabilmiş ve o yüzden bir sıfırlama (unutma) gerçekleştirebilmiş toplumumuzun yeniden saflaşabilmeyi başarması sonucu , çok kısa bir süre eylenebilmeyi başarmakla ve o eylenebilmenin enerjisi ile meseleden çıkarak , içine girdiği boşlukta yine kendisi kendini kendi gerçeğini arar buldu.

Kasıtlı olarak bükülmüş bu saçma cümlenin anlatmaya çalıştığını tekrar açalım.Mesele’den (Osmanlı) problem’e geldiğimizde, (cumhuriyetin ilk zamanı ve boşluk dönemi) mutlak rasyonalizmin içindeydik. Çünkü yeni toplum ordu ve savaş bilimi üzerinden bir “ Türk aksağı” tarzında , rahvan yürüyüşü çoğaltarak pratik-pragmatik etkiyle yüz batıya dönülerek kuruldu. Bu bize uygundu ama dünya hala batı demek olduğundan evrensel bir toplum olmak için “yetmez”di. Bu yetmezliğin boşluğu eylencemizi yok etti önce. Ve birden kendimizi “problem”leri çözemediğimiz bir “sorun”lar yumağı içinde buluverdik.

Bu yuvarlanma süreci (yuvarlanan taşlar) altmışlarda 27 Mayıs la başladığında onun ilk yansınması yetmişler ve biz, gerçek ve gerçekçiliğin sınırlarında dolaşıyorduk. Bir anlamda farkındalık o sınırlarda problemleri (matematik) bilince çıkarmaya çalışıyordu. Ama artık Türkiye , rasyonel matematik çağını geride bırakıp pozitivizmin sosyolojik-sosyal iç çatışmalarını (Amerikan uzman diyalektiği) öne çıkardığından ve “harmoni” bozulduğundan soyut(neye göre) problem çözmeyi bir kenara bırakmış, daha etine değen acıları fark ederek “sorun-sorma-sorgulama” zamanının delikanlılığında kendi ve kendi olmayan “gerçek”lere ulaşmaya çalışır hale gelmişti . Yani tam zamanında olması gereken yerdeydi. Bu durumlarda özgün olarak üç yüz yıldır dış dinamiğin bir tırnak daha etkili olabilmesi sonucu “dış cereyan” lar ve onların “moda” eğilimleri de önemlidir. Yani uzun zamandır “moda” yaratan değil, “moda’yı” izleyen toplumlar sınıfında olduğunu bilme sürecini yaşayan bir toplumuz.

Bizim “gerçek” anahtarını yakaladığımız zamanlara (dayak yemiş toplum) ,köyden kente göç ve ciddi devlet-halk karşılaşmaları denk gelirken , diğer yandan ; yamuk bir Avrupa Marksizmi olarak “feodal toplum” , “feodal ilişki” , “orta çağ” gibi kavrayış anahtarları da günlük dile yerleşecek biçimde konuşma-kavrama hayatımıza oturdu. Bununla birlikte müflis eski solcu “reklam” sektörümüz sayesinde “değişmeyen tek şeyin değişim” olduğu ile denk Özal amca etkisinde değişim- dönme durumları , bayağılığı üst bir kaymak olarak yeterince olgunlaştırmıştı. Bunun önüne ve arkasına 12 Eylül boşluğunun etkisi ile o araya bir de ; “cemaat toplumu” diye bir dipnot sıkıştırdık.

Böyle bir kaymağın oluşabildiği toplumda kaymağın altında kalan alt madde nefes alamamanın fokurdaması içindeydi hala. Ve bir terleme hali, toplum için bir olamamayı sürekli kendiliğinden vaaz eder durumdaydı. Öne çıkan hiçbir figürün bir türlü yerine oturamıyor olması durumu giderek sırıtmaya başlayınca, bu sırıtan “pişmiş kellelere” karşı toplum duyarlılığı ve tarihi olgunlaşma süreci; “yetiş yaa Seydii” misali kurtarıcı “sahici”yi keşfetti…Sınırları yüzde altmış dış etkilerle çizilmiş toplumumuzda; “nasılsa biz bunları bir biçimine getiririz” önyargılı “moda” cıların “soykırım” bozalarıyla beraber kışla-camii etkisinden camii ‘de özel sorunlu ,sonunda imtiyazlı azınlığımızın iç baskısının yarattığı tek “sahici” kalmış dinamiğimiz ışığında ; mistik yanımız artık cinnete yakın olduğumuzu haber verince (sur borusu) “hakiki” sözcüğü “zaman” gastelerinden kulakların içinden kalplere sızıverdi. Neyi verdi? Sızı verdi.

Ümitle, olma süreci içindeki dilimizin kendini yeniden kurma-yaratma praxisisinde toplumumuz bu yeni sihirli anahtara “Ya Settar” dedirtmiş durumda. Daha doğrusu “sahici” kendiliğinden “hakikate” evrildi. Belki o onun üstüne devrilmiş bile olabilir?!

İçimiz sızlayarak Ethem arkadaşımızın bizi hareketlendiren “hakikat ve gerçeklik” yazısı üzerinden konuya devam edeceğiz.

Ali Serdar arkadaşımız bir çalışmasında (bilim ve sanat üzerine) “sanatsal üretim bir sapmadır, gerçekliğin kendine has mevkisine uygun olarak değiştirilmesi ve dönüştürülmesidir” demiş. Yazının Amentü’sü bu. Buradan baktığımızda hiçbir sanat eserinin gerçek olmadığını ama bazılarının “hakiki” olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.(arkadaşa göre) Ama bir şart var! “o derinliğe ulaşabilmesi” lazım.

Billahi öyle değil! Önce, “buradan baktığımızda” komutunu reddettiğimiz zaman,başka bir yerden de bakabiliriz “olasılığı” hemen beliriveriyor. Yani “buradan”baktığımızda”yı hiç kullanmasa,daha sağlam bir cümle ortaya çıkabilirdi.Sonra; “kendi yanlı (taraflı) bilgisini üreten ve bunu doğru kabul eden bireyin oluşturduğu bu olguya ideolojidir” denmiş. Herhalde “ideoloji denir” olmalıydı.Bu giriş bölümünden başlayalım:

Sanat üretiminin “sapma” olduğu tezi ilginç ama doğru değil.Sanat üretimi de, bilimsel ürünler de birer soyutlamadır.Sapma değil.Bu anlamda ikisinin (sanat-bilim)arasında fark yok. Yani önce o ünlü, gerçekçi resim-soyut resim ayrımı temelden yanlış bir ayrım.

Lenin “felsefe defterleri”nde gerçeğin yalnızca yaşanabilen olduğunu çok iyi analizler. Yaşanan “an”ın zenginliği ve özgünlüğü gerçektir. Gerçeklik önce silinen ve parlayan bir anlar toplamıdır. Zerdüşt’ün parlaklığa tapmasının bir nedeni de budur. Sahici ya da hakiki den bunu bir ayıralım önce. Gerçeklik’le gerçeği belki şöyle ayırabiliriz; Benim gerçeğim sizin gerçeğinizden farklı olabilir. Veya, İki kişinin hayat gerçeği bir noktada kesişebilir. V.s.

Biz yaşanan anlar toplamını ya da anlar toplamımızı anlatmaya başladığımızda soyutlama başlar.Yani anlatım soyuttur. Ortaya çıkan ürün ise gerçek bir niteliktir. Bu ürün sanat eseri ya da bilimsel bir eser olabilir. Her eser, anlatmak istediği gerçekliğin bir kesitini alarak onu soyutlar. Yani yorumlar. Onu ister istemez dondurur. Bir bakıma ortaya yeni bir gerçek çıkar. Ve bu ikisi her zaman bir çapraz oluşturur ki çapraz yani x, hayatın tüm boyutlarının asıl gerçeğidir…Bildiğiniz gibi x’i de y karşılayarak çaprazlar…Bir eseri yaratan öznenin özgün bir gerçeklik olması gibi ürünü de özgün bir gerçeklik olarak yeni zamanın (anın) içinde hayatın gerçekliğiyle çelişik olarak varolur. Birbirini çoğaltan bu dört gerçeklik; an,geçmiş zaman,kişi ve eseri; gelecek zamanı çözümlemenin ve karşılayabilmenin uzay zaman içindeki toplam hareketinin temelini oluştururlar…Ayni zamanda toplam hareketleri ile zamanı yeniden yaratırlar. İşte bu “ayni zamanda” noktasında işler karışır.

Meseleye böyle yaklaşınca “hiçbir sanat eseri gerçek değildir” önermesi kendiliğinden çöküyor. Haliyle “bazıları hakikidir” de havada “hazreti İsa” oluyor.Derinlik meselesi ayrı konu.Her konu için “derinlik” temel meseledir. Onun gerçek ve hakiki ile ortak-özel ilişkileri vardır. Ayni zamanda burada işin içine bir de “duyarlılık” diye bir “şey” girer.Duyarlılık’la derinliği çaprazlarsanız,ortaya sağduyu diye bir “şey” de çıkabilir.

İdeoloji meselesine gelince, bu şahsen benim yaralı olduğum bir konu. Zamanında politik arenada kendine yer oluştururken bu konuyu çok kurcalamış bir sivil toplumcu eğilimler dizini vardı. O zamandan beri içimde oluşan öfkenin bir bölümü bu konu yüzündendir. Althusser amca üzerinden çok “bilimler” yapıldı ve ideoloji toprağa gömüldü. Politikanın kendini hiçlediği bir zamanda, tam cinnet anında ortalığı teorisizlik kapladığı bir zamanda felsefe teori zannedildi. Aslında toprağa gömülen sınıf-parti-iktidar v.s . Gibi bir takım ön kabullerdi. Güya bilim “ideolji’nin” yerine geçiyordu. Aslında olan felsefenin şüphe temelli sonuz sorgulama kesinsizliği ile, köylü solculuğunun bir taraftan yediği politikayı başka bir taraftan yemesiydi. Yani eğilimler denk geldi ve biz “ideoloji’yi” toprağa gömdük.Bu Politikada bir ezilme dönemine de denk geldiği için herkezin işine geldi. Bilimle ideoloji ikilişi birbiriyle olmazsa olmaz belalı bir konu.Geçelim.Yani politik,felsefi,tarihi,ekonomik vs disiplinler doğru geçirgenlikler içinde yeniden yaratılamıyorsa üreyen “bilim” kitleleri de komutanları da hiçbir yere götürmez.

“Gerçeklik reality-hakikat truth arasında önemli bir fark vardır. Bu farklardan biri hakikatin daha derinlerde ve daha zor kavranabilir olmasıdır. Bu farklardan diğeri de gerçeği belirleyen süreç ve malzemenin çok daha ele gelir ve somut(!) olmasının yarattığı yanılsamadır,bu yanılsamadan dolayıdır ki büyük kitleler gerçeği daha değerli kabul ederler ve daha kolay anlarlar. Büyük kitleler gerçeğin peşindedir ki o ele geçirilebilir bir şeydir.Onu görür ve sınarsın; hakikat öyle mi?” (e.öz)

Gerçeklikle hakikat arasındaki ayrımı ancak melekler yapabilir gibi geliyor bana.Yani o konu için saflaşabilen kişilerin ötesinde kitlelerin uyanık uykusu bu ayrımı yapmaya yetmez.Bir de “iyi saatte olsunlar” var tabii ama o konumuzun şimdilik dışında. Ya da “saati vakte almak” ki o meleklerin işi olamaz.

Gerçek hem ele gelecek ve somut(!) olacak (yani bundan emin değil) ama hem de mutlak bir yanılsamadan ibaret olacak?! Tabiy ki öyle değil. Yani hakikat tüm yanılsamalardan ari ayrı bir köşede. Gerçeğin karmaşık çokluğunda bir konuyla ilgili olarak kendimizden emin olmamız, yani bir tür saflaşma, kendimiz için hakikate varma olarak tanımlanabilir.Bu durum o an için içinde bulunduğumuz gerçeklikten çıkma yolunu görmemizi sağlayabilir.Yani hakikat gerçeği farklı bir açıdan görme edimidir.Gerçeğin içinde yalnızca bakan olarak edilgenleşebiliriz.İşte bu edilgenlikten çıkışın dinamiği bu görme olabilir.Her ikisi de iç içe geçen bir zaman faktörü ile bağlıdırlar.Bazen çakışırlar,bazen ayrılırlar… Terry Eagelton’dan alıntı yapınca iş biraz düzelir gibi oluyor ama o bile değil. Eagelton’a katılmıyorum. Sanat ve bilim arasındaki ayrım bu kadar kesin değil. Hele günümüzde neredeyse genellikle birbirlerinin içine geçmiş gibiler. Bazen arada çok az nüans farkı olabiliyor.

“Bilim bize bir durumun kavramsal bilgisini verirken sanat bir durumun yaşantısını verir” önermesi; sanatın da bir durumun kavramsal bilgisini vermek özelliği vardır ve bilim de pek ala bize bir durumun yaşantısını verebilir şeklinde ters çevrilebilir.

Belki tekrar Eagelton’dan yapıldığı için boltlanmış cümle:

“İdeoloji ile yakın bir ilişki içine girmiş herhangi bir yapıtın sanatsallığı tartışılabilir ama gerçekliği tartışılamaz; bu yapıt mutlak anlamda gerçek değildir. Peki hakikiliği tartışılabilir mi ?” cümlesi, giriş bölümünü kapatan olarak tam bir safsata gibi duruyor.

“ Bu yapıt mutlak anlamda gerçek değildir.” Ne demek? Yani bir yapıt hem gerçek hem hakiki olamıyor anlamına mı geliyor? Burada “mutlak” ne yapmaya çalışıyor? Yani gerçekle soyutlama arasındaki ilişki algılanamayınca ortaya böyle kifayetsiz kavrayışlar çıkıyor.

İdeoloji, bir yanıyla ideal olan üzerinden idea ile de bağlantılı bir olgu. Yani özünde idealizm var. Belki bu yanıyla daha kararlı ve ajitatif özellikli olması, sanat-bilim ilişkisinin ise bu yapısını saklı kurabilmesi bir kontras oluşturuyor. Çoğu zaman bu üçlü arasındaki ilişki bir karşıtlık bile değildir. Nihayetinde üretilmiş her ürünün politik olduğunu ve ister istemez üç zamandan birinde ya da tümünde bir ideolojiye denk gelebildiği malumumuzdur.O bunu istemese de !

“Hakikat”, “sahici” kelimeleri popüler veya aktüel hayatımıza yeniden bu yıllarda giriş yaptıkları için sosyolojik olarak ele alınmaya muhtaçtır. Hala tüm “sivil toplumculuk”lara rağmen hakkıyla sivil bir anayasa yapamamış toplumumuz da sahtelik-yüzeysellik ve bunlar üzerinden gelen kaotik edilgen ortamlar, gerçeği sürekli yiyerek yollarına devam ederken,hayat ortaya bu kelimeleri çıkardı.”Artık almanız gereken sorumluluğu alın!” der gibi.Yine de bu sahte ve hafif politik(minör) ortamların öznelerinin ağzında bir tüketim malzemesi olmak durumu hala en yakıcı gerçeğimizdir. “Sahici” bu “tip”lerin türettiği olarak züppe durdu entelektüel ortamlarda ve “hakikat” imdada yetişti.Bir ara “sinema-cılık” imdada yetişmişti. Ama bu saatten sonra onları (Aykut Köksal gibileri) bu kelimeler de düze çıkaramaz.

Hakikat daha Osmanlı ve mistik, felsefe’ye dair, bizim için tasavvuf’u da çağıran bir etki yaratıyor.Hakikat ve gerçeği karşıtlayarak asıl bölüme giriş yapıyor arkadaşımız ve mesleği olan belgesel’le dünyayı anlamak için bu karşıtlığı temel bir anahtar gibi koyuyor. Bence yanılıyor. Gerçeği daha dar-sığ vs gibi tanımlarla eşlerken hakikati derin,geniş,karmaşık,kapsamlı görüp-göstererek kendi ideoloji’sini kuruyor. Bu temelden yanlış bir ideoloji’dir.

Hakikat ve gerçek birbirine bu biçimde karşıt değil, birbirinin içinden çıkan ayni şeyin devamı olarak kendinde o ana göre birleşip ayrılan şeylerin belki yalnızca bir bölümü olabilecek kategorik olgulardır .Arkadaşımızın yaptığı biraz bu dünya ile öteki dünyayı ayırmak gibi bir durum. Halbuki tıpkı sanat gibi hatta bazen bunlara politikayı da katabiliriz ya da ideolojiyi; tüm bunlar çoğu zaman birbirlerine karışacak kadar birbirlerinin içinde olan şeylerdir. Ayrışırlar ama bu onların bir bütünün içinde ve içinden olduklarını genellikle yatsımaz. Yatsıdığı “an”lar vardır sadece.

Kant’tan girerek başka bir yerden çıkmayı denersek(Emre’nin kulakları çınlasın):Kant’ta kendinde şey kategorisi bu dünyayla öteki dünyayı ayırarak idealizm yapar. Halbuki Hegel’in determinizmi birci’dir. Bunun üzerinden Marks bu birciliği ve dolayısıyla determinizmi devralır. Bunun karşıtlandığı yer Kant’ta “tembellik ve korkaklık, bireyin tayin edici suçları olarak” eğilimi belirlerken; Marks belki buna antitez olarak “insanı güden eğilimleridir” e ağırlık verir.Determinizmi bir parça öne çıkararak Yılmaz’a göre pozitivizm yapar.

Kant, zamanı hareketin ve uzayın dışında apriori salt sezgi olarak algılarken idealizm yapar. Bilinemezciliğini bir kenara bırakıyorum. Çünki o konu daha belalı. Zaman,harekete,mekana ve uzaya göre ayrılıp yarılabilen bir karaktere sahip. Önce insan ve toplumla ilişkili olduğu için. Zaman önce bir algı sorunu olarak arızi bir olgu. Faktörler içinde en akışkan olanı. Onunla ancak müzik yarışabiliyor.

Einstein, uzay ve zamanın mutlaklığına son noktayı koyarken görecelik tespitiyle Kant’ın özerkliğini merkezden çevreye iter. Einstein’le belirginleşen çekirdek (nükleer) bilimin çekirdeği parçalandıkça, parçacılar ve çekirdek-altı süreçlerinin keşfiyle iş iyice zaptedilemez bir noktaya geldi. Ama bu durum bilinemez olanı mutlak kılmıyor. Sadece çıtayı daha yukarı çekiyor.

İnsanlık daha Engels zamanı “kendinde şey’i” bilme imkanının sonsuzluğunu felsefi ve bilimsel olarak kanıtlamıştı. Onun sonsuz kere “bizim için şey” olabileceğini ispatlayarak bilmeyi ve bilgiyi, dolayısıyla insanı-toplumu güvenceleyerek günümüze kadar taşıdı.Bir halden bir hale geçme (geçiş) ve başka ile sürekli bağlanabilme yeteneği, diyalektiğin idealizme üstünlüğünü kalıcı kılar. Biz şeyleri göreli olarak kavrayabiliriz ama bu onların mutlak bilinemez olarak kalmaları anlamına gelmez. Tam tersi öyle olmamalarını sağlayan temel dinamik budur.

Hakikatin bir yanıyla kutsal ile bağı var sanki.Gerçekten ayrıldığı nokta burası olabilir. Gerçek daha karmaşık,hakikat ise daha safiyeti yakalamış olan gibi. Bu çaprazı devrim kelimesi yerine oturtabilir. Hakikatle devrimin ilişkisi ve devrimle gelen (herhangi bir konuda) şiddetin kurban üzerinden yarattığı gönüllü unutmanın bir tür kutsallık yaratması, imgede hakiki olanı yeniden görme olarak o anın gerçekliğinde yeniden kuruyor. İmge burada iki boyutludur. Herhangi bir konu için bu süreç imge ve imge yaratımındaki sıralamayı sürekli değiştirir. Sahici olanın o anın gerçekliğini değiştirmede yeni bir hakikat yaratması ve toplumun bunu gönüllü kabul etmesi hali; toplumsal tıkanmaların açılabilme gücüyle doğru orantılı olan bir eylemler dizisidir. Bu eylemler dizisinin yarattığı hareketin şiddeti ve vuruşların sürekliliği,gücü, inanma ve inandırma edimini kararlılaştırma yönünde uzay ve zamanı yeniden yapmada tayin edici bir nitelik içerirler.

Bu tanım toplum ve şeflik tümlüğünü tüm zamanlar için vazgeçilmez “bir” olarak görür. Bu durum bizi şimdicilik politikasının, politikayı-bilimi-sanatı “an” cılığa kurban etmemizi önlerken, “an”ın ne anlama geldiği ile ilgili önemini yadsımamızı da önler. Devrimci olan her zaman şimdiki zamandaki eylemdir.Eylem erki kaçınılmaz olarak yeniden düzenler..Sözde erteleyebildiğimiz erk,davranışta ertelenemez olabilir. Genellikle de öyle olur.Teori-pratik birliğinin anlamı, yapma-düşünme-sezme-algılama dörtlüsünün sürekli geçişler içinde bir ürünler dizisine karşılık gelmesi gerçeğidir. Bu sahici ya da hakiki bir durum değil, duruma göre gerçek bir durumdur. Duruma göre gerçek durum, gerçeğin zurnada zırt dediği yerdir.Bu gerçekliğin yarattığı etki-tepki-yanılsama ve ürün;hakikatimizi , gerçekliğimizi(burada birleştiler) oluşturacak duygunun temelini oluşturur. Bu bir anlamda temizlenmedir.Bir duygu ve duyumdur.

Tarihte insanın tarihin merkezinde olma durumunun mutlak kesinliği zamana müdahaleyi kaçınılmaz kıldığından, bu müdahalelerin izleri üç zamanlı olarak sürekli yeniden üretilir. Zamanla gelen algı değişir ve hiç algılanmayan , önce sezgiyle başka bir zamanda baş algılanan olarak yeniden keşfedilir. Bu son bakışta aşkla görmenin yeniden üreyiminin çakışmasının potansiyel saklılığını içerir. Bu kapalı olan bir şeyi açmadır. Ama bu durum, başlı başına bir yeniden üretim olarak o anın çözümü için olmazsa olmaz olan bir “vuruş” niteliğini içerir. Çözüm için vuruş(dişi ya da erkek) şarttır. Vuruşun etkisi sahici olanın derecesini belirler. Bu işin yalnızca bir boyutu. Anın ötesinde yaşanan orta ve uzun erimli süreçler dizini, kendi ölüm anında yaratımı determine eder ve bu oluş tasarılmış olanın ötesine geçebilen asıl olandır. Bu karşıt oluşumla yaratım,anın etkisini aşar. An’ın etkisinin yarattığının ne olduğu, ara ve uzun erimli süre ve zamanlar diziminde yerine oturur. Yani vuruş ve onun şiddeti, ondan sonra farklı algılamalar da yaratır. An’la uzun erimli süreçler, tasarımın görece etkili olduğu çeşitli derecelerdeki alt yapı olabilecek yaratımların sonsuz düzey ve türevlerini oluştururlar.

Virtüel zamanla aktüel zaman arasındaki fark ve bunun çapraz ilişkileri, sanat ve bilim, politika ve sanat vs…Bunların arasındaki çapraz ilişkiler, akar-döner zamanın çok yönlü dinamiği içinde her zaman birbirine karışır. O yüzden hiçbir zaman “saf” değildirler. Saflık anların dondurulabilmesinde olur. Hakikati bir şiirin içindeki içine düştüğümüz boşluk anında duyumsayabiliriz ama bu “görme” gerçeklere tekabül etmeyebilir. Buna rağmen gerçeğin boyut değiştirmesini etkiler.

Belirsizliğin açmazlarına karşı yeniden rasyonel ve deterministik bilme tuzağına düşmeden “an”ı üretmek için “açık duruş”u başarabilmek önemli diye düşünüyorum. Bunu açmak için ayrıca bir makale yazmak gerekecek. Yoksa pozitivizm tehlikesine rağmen ilerlemeci yönde kararlı olmak ve bu doğrultuda “risk almak” sorunu çözmez. Sadece kendi içine kapanma ve görememe yönünde bir geride kalmayı yeniden üretir. Tamamiyle ve tüm boyutlarıyla, döngüselliği virtüel biçimde aktüel olmuş bir zamanı geriye dönülmez bir doğrusallık olarak algılamak artık mümkün değil.

Gelişigüzel nedenler zinciri ve süre – süreyi aşan zamanın gelişigüzelliği içinde yeniden oluşan sonuçların yeni kararları bekleyen nedenselliği = İki basınç arasına ayni zamanda düşmüş öznenin imgeyi zorlamadaki çift yanlı arzu yanılsaması içindeki mikro virtu’su…Bütün bu tez-a.tez-sentez üçlemesi; olanın ötesine geçmiş üçlü algılama çaprazlarının şematik sonsuzluğu büyük bir bilinmeyene denk gelse de , ona karşı duracak iradenin virtusu ayni zamanda ondan kaçamayan olarak onunla eş, onun içinde ve ona eşdeğerde olandır. Yani yine dördü bulduk.(Pisagor) Önümüzdeki gelecek, daha fazla cinnet ve arınma’dan başka bir şey vaat etmiyor bize. Böylece beşe varırız.Yani Venüs’e.

Belki,bir yapıtın gerçekliği içinde onu yaratan oyun safhasından saçmalık ve cinnete varmak hakikate ulaşmak olarak da tanımlanabilir. Bu anlamda bir ayrım mümkün.

Hakikat; Endonezya’nın Timor adalarını yaklaşık yarım asırdır işgal ettiği ve bu süreçte insan hakları ihlali yaptığı tezi pek ala gerçek olarak da tanımlanabilir. Gerçekleri çarpıtmak gerçekle hakikat arasındaki ayrımı ayıran eykemi oluşturmaz.O sadece gerçekleri çarpıtmak olarak kalabilir. Orada o anı nasıl algıladığınız ve hangi sosyallikler içinde nasıl determine olduğunuz önemli.

Müfit İşler.


foruma yazı göndermek için...

 

 
Karşı Sanat Çalışmaları © 2003 - Her Hakkı Saklıdır.