ENGLISH | Site Haritası | Anasayfa
 
 

 

 

 

 

 

 

 

Hakikat ve Gerçeklik / Truth and Reality


bilim ve sanat üzerine adlı çalışmasında Ali Serdar sanatsal üretim bir sapmadır, gerçekliğin kendine has mevkisine uygun olarak değiştirilmesi ve dönüştürülmesidir. diyor.

buradan bakıldığında hiç bir sanat eseri gerçek değildir ama bazıları hakikidir. o derinliğe ulaşabilmişse eğer…

kendi yanlı (taraflı) bilgisini üreten ve bunu doğru kabul eden bireyin oluşturduğu bu olguya ideolojidir.

gerçeklik reality-hakikat truth arasında önemli bir fark vardır. bu farklardan biri hakikatin daha derinlerde ve daha zor kavranabilir olmasıdır. bu farklardan diğeri de gerçeği belirleyen süreç ve malzemenin çok daha ele gelir ve somut (!) olmasının yarattığı yanılsamadır, bu yanılsamadan dolayıdır ki büyük kitleler gerçeği daha değerli kabul ederler ve daha kolay anlarlar. büyük kitleler gerçeğin peşindedir ki o elel geçirilebilir bir şeydir. onu görür ve sınarsın; hakikat öyle mi…

“aynı kaynaklardan beslenen bilim ve sanat insanın dünyayı anlama, yorumlama ve değiştirme çabalarının bütünüdür. her iki alan da farklı yolları kullanarak farklı biçimlerde soyutlamaya başvurur.

bilim bize bir durumun kavramsal bilgisini verirken sanat bir durumun yaşantısını verir.”
Terry Eagleton

“ideoloji ile yakın bir ilişki içine girmiş herhangi bir yapıtın sanatsallığı tartışılabilir ama gerçekliği tartışılamaz; bu yapıt mutlak anlamda gerçek değildir.

peki hakikiliği tartışılabilir mi”

belgesel ile çok ilgili iki kelime; hakikat ve gerçek. belgeseli ve ona dair süreçleri anlamada önemli iki anahtar kelime. dünyayı da.

işin temelinde ve en yalın yaklaşımle gerçek sözlük anlamıyla hakikatten daha dar bir alana karşılık geliyor. Hem süreç ve hem de kapsadığı alan ve anlam olarak hakikat gerçeğe göre geniş ve daha karmaşık ve kapsamlı bir alanı-süreçleri- bilgiler bütününü tarif ediyor. belgeselin arayışını da hakikate doğru bir süreç olarak görmek gerekiyor.

tam da bundan dolayı kurmacaya çok yakın bir anlayışla çekilen herhangi bir belgesel, tamamiyle gerçek görüntülerden oluşan bir diğer belgeselden daha “doğru” (yoksa hakiki mi demeliydik) olabilir.

işte tam bu noktada kaçınılmaz olarak gerçek ve hakikati ayıranları biraz saptamamız gerekecek. bunu biraz el yordamıyla yapacağız. gerçek belgelere dayanır, dışsaldır, somuttur ve kolaylıkla görünebilir. Bu nedenlerle de olduğundan daha mühimmiş gibi duran bir şeydir gerçek.

belki yalnızca kolaylıkla görünebilir tamlaması bile bize bu kelimenin hakikatle karşılaştırılmasında belli noktalara ulaşmada yardımcı olur. hep kabul gören bir şeydir bazan yanıltıcı olsa da kolay görünenler zor görünenlere göre daha değersizdir. en azından kolayg örünen daha kolaydır...

bütün bunlardan dolayı da uçucu ve kolay bozulabilir bir yapısı vardır. sanıldığının aksine daha az karmaşık ve sanıldığının aksine değersizdir. hele hakikatle karşılaştırıldığında ...

aydınlatmada yapılan seçim, arka ses veya müzik kullanımı, alt ve üst kamera açılarının kullanımı, detay çekimler ya da tele objektif kullanımı veya kurguda kullanılan metodlarla zamanın genişletilmesi, daraltılması ya da ritmik bir hale getirilmesi, atılan ve kullanılan görüntülerin seçimi, röportajlarda sorulan sorular, seçilen ya da seçilmeyen kişiler, her şey ama her şey belgeselin klasik çok bilindik “kurmaca olmayan” (non ficton) tanımına aykırı ve bu tanımı zayıflatan ögeler gibi görünür.

en basit anlatımıyla hepimiz biliriz ki gerçek tek değildir ve yukarıda saydığımız ve saymadığımız tercihlerle yeni bir geçek yaratılır ve bu gerçeğin tek elle tutulur yanı “o belgeselin gerçeği”dir. gerçek yansıtılamaz. Canlı yayın denen şey bile gerçeğin birebir yansıtılması değildir. o halde bizim bir belgeseli ya da yaşamı değerlendirirken arayacağımız şey gerçek olamaz; olsa olsa hakikat olabilir.

ancak gene çok açık ve kısa bir tanımlamayla; hakikatin pelikülde ya da başka bir görsel mecrada yansıtılmasının da kurmacayla çok yakın ilişkisi vardır. ancak bu durum bir belgeselin ya da sürecin ya da kişinin gerçekliğini kırdığı ve bozduğu halde hakikat sorgulamasında negatif bir etmen değildir. yani rol yapan ya da oyun oynayan ya da yalan söyleyen bir insan gerçekçi bir insan değildir ama hakiki olabilir. çünkü gerçeğe adım adım ve az bir bilgiyle ulaşabiliriz ve onu kolayca sınayabiliriz. ama hakikat karmaşıktır. gerçek bir kimya işlemiyse hakikat bir simya işlemine daha yakındır.

bu nedenle herhalde belgeselin aradığı da “hakikat” (truth) olsa gerek. İnsanın veya sanatın aradığının da bu olduğunu zannediyorum. Bu bakıştan giderek irdelemeyi sürdürürüsek gerçek (real) bir görüntünün hakikatle her zaman ilişkisi olmayabileceğini de kolaylıkla kabul ederiz. bir gurup Doğu Timor gerillasını elinde tutsak bitkin ve korktukları her hallerinden belli Endonezya’lı askerin görüntüsü bize anlık gerçekle ilgili doğru ve hakikatle ilgili alabildiğine yanlış bilgiler verebilir. hakikat; Endonezya’nın Timor adalarını yaklaşık yarım asırdır işgal ettiği ve bu süreçte sayısız insan hakları ihlali yaptığıdır. demek ki hakikate ulaşmak için yalnızca görüneni doğru analiz etmek yetmemekte, görünenin ötesinde bir takım bilgilere ve analiz yöntemlerine sahip olmak gerekmektedir. bu örnekte de görüldüğü gibi “tamamen gerçek” bir belge bilgi veya görüntü” bazen düz mantıkla çok zor anlaşılır gibi görünse de “hakikatin” karartılması, bozulması veya örtülmesi için kullanılabilir. çok farklı yöntemlerle ve çok farklı tekniklerle yapılabilir bu. hepsi gerçek olan bir takım belge bilgi ve görüntünün toplamının da “hakikate” giden yol olduğu kesin değildir.

Robert Flaherty’nin “Nanook of the North” belgeseli belgesel tarihi açısından önemli ve çok tartışılan bir çalışmadır. belgesel 1920’li yıllarda Kuzey Kanada’da ıssız ve karlarla kaplı bölgede yaşayan bir Eskimo ailesinin doğa ile savaşını anlatır. belki de bir kurgu anlayışı taşıyan ilk yapıtlardan biri olması açısından da önemlidir. tümü doğal ortamlarda çekilen belgeselde, soğuk, açlık, igloların yapımı, kızaklar köpekler ve ulaşım güçlükler, insanın yalnızlığı, doğayla savaşımı çok gerçek bir dille anlatılır. belgeseli izlerken siyah beyaz ve son derece eski miş filmin grenli ve çizikli görüntüleri, kamera hareketlerindeki sadelik ve zaman zaman görülen küçük sıçramalar inandırıcılığa bir başka deyişle gerçekliğe dair izleyicide oluşan "yanılsamayı” güçlendirir.

Jill Godmillow’un “What Faroki Thought” belgeseli çağdaş belgeselde çığır açan bir anlayışın kanıtıdır. klasik tartışmaların hemen hepsini anlamsızlaştıran ve belgeselin gelişimine önemli katkıda bulunan bu yapıt tamamiyle bir kurmacadır. belgeseli neredeyse kurmacayla eş tutan kişisel anlayışım hatırlanırsa bu belgesel bir kurmacanın kurmacasıdır. belgesel yönetmeni belgeselin başında bu yapıtta aktörlerin kullanıldığını, dekor yapıldığını ve metinlerin ezberlendiğini söyler. bundan da öte belgesel Harun Faroki adlı Alman bir belgeselcinin “Indistinguishable Fire” adlı belgeselinden birebir kopyadır. işte belgeselle ilgili kuramsal hemen tüm tartışmaların çözümüne yalnızca bu iki yapıtın karşılaştırılmasıyla ciddi biçimde yaklaşılabilir.

sonuç olarak “gerçek” (!) parçalardan oluşan görsel malzemeden yapıldığı şüphe götürmeyen, ya da ilk bakışta böyle bir etki yaratan “Nanook of the North” ve tam tersi özelliklerle dolu olan“What Faroki Thought” belgesellerinden ilki Eskimo ailesinin yaşamından bir kesiti alır ve bize sunar. Öteki belgesel de Napalm bombası kullanarak ABD’nin işlediği insanlık suçu ile bir Amerikalı yönetmenin hesaplaşmasıdır. ancak Godmilow’un belgeselinde ilk bakışta görülen şudur; gerçek malzemeyle karşılaştırıldığında sanal ya da kurmaca bir malzemeyle başlayan ve biten bir kurmaca film. hakikati hangisinin, hangi sebeplerden daha fazla temsil ettiği rasyonel bir bakışla ortadadır. bu ikinci belgeseldir. ancak burada da kesin bir ifade kullanmak olanaklı değildir.

burada tartışılması gereken bir ikinci konu da “What Faroki Tought” filmine hangi sebeplerden belgesel dendiği, ya da belgesel denip denemeyeceği. (Documentary) belgesel ya da (non fiction) kurmaca olmayan filmi araştırırken biz non fictionu oluşturan (oluşturduğu varsayılan) gerçeklik, tarafsızlık kavramlarındaki şüphelerimizden yola çıkarak belgeselle kurmaca arasında hemen hiç fark olmadığı noktasına yaklaşmıştık. buradan ileri bir adım atarsak belgesellerin bir diğer önemli ayırıcı özelliğinin “öğretici” olması öne sürülebilir. latince “docere” sözcüğü öğretmek anlamına gelir. belgeseli tanımlayan İngilizce “documentary” sözcüğü de “öğreten” anlamında bu latince kökten türetilmiştir. ancak her sanat eseri daha özelde hemen her görsel ürün ya da her kurmaca film bir yönüyle öğreticidir. burada farkı yaratan unsur öznenin ya da birinci amacın ne olduğudur ve gene de bir kesinlik taşıyan belgesel tanımı için yeterli olmaz. belgeselde birincil amaç eğitici ya da öğretici olmaktır. bu yönüyle belgeselin bilgi ve bilimsel bakışla kurmacadan farklı bir ilişkisi vardır. kurmacada ilk amaç bir sanat eseri yaratabilmektir, bu duygu ve algı ile ilgilidir. ancak sürekli olarak düşündüğüm şey beni tüm bu tartışmaların sonunda aynı noktaya çıkarır. bu da bu iki janra arasındaki ayırımın ve tanımlama sorununun çok önemli olmadığı ve bir çok filmde, bir çok kere birbirine karıştığı gerçeğidir.

Ethem Özgüven


foruma yazı göndermek için...

 

 
Karşı Sanat Çalışmaları © 2003 - Her Hakkı Saklıdır.