Şimdiye kadar “izinsizforum”da yer alanları, üstünkörü bir şekilde de olsa okuduktan sonra ve bugüne kadar sözlü olarak da sürdürdüğümüz tartışmaları gözönünde bulundurarak, dile getirilen görüşlerin çok kabaca iki grup halinde sınıflandırılabileceğini düşünüyorum. Bir yanda, başta “sınıf” kavramı olmak üzere klasik Marksizm’in temel kabul ve düşünme biçimlerine geri dönmeye vazeden, benim kestirmeden “sol muhafazakâr” diye nitelendirdiğim görüşler. Diğer yanda, güncel koşulların bize sunduğu ‘postmodern’ söylemler manzumesinden (“çorbasından”da denebilirdi), yine aynı güncel koşullarla mücadele etmek, onlara bir alternatif üretmek üzere yararlanmayı deneyen görüşler… Kolaylık olsun diye, benim de kendimi daha yakın hissettiğim bu ikinci öbeğe de “postmodern sol” diyelim.
Her iki konumun da riskleri var. Sol muhafazakârlığınkiler arasında, geçmişte yaşanmış ve düşünerek (ya da düşüncesizce) aşılmış adaletsizlik biçimlerine karşı duyarsız olmak, teoriye aşkın bir değer atfetmek (putlaştırmak) sayılabilir. Ama bence en önemlisi, bence bütün zulmüne karşın mevuct durumun/düzenin süreklilğinin temelinde yatan kitlsel rızaya karşı körleşmek, bunu anlayamamak, bu anlaşılmadığı ölçüde de, politik pratiği (hatta sızlanmak dya da arkaik örgütsel biçimlerde “direnmek” dışındaki bütün pratiklerin) olanaksızlaştırılması.
Diğer yanda postmodern sol ise, karşı çıktığı reel karmaşıyı dil ve düşünce düzeyde yeniden üretmekle suçlanabilir. Sözkonusu düşünsel/dilsel kargaşanın bence en vahim göstergelerinden biri “iktidar” kavramının başına gelenler oldu. Artık “iktidar”dan bahsederken kimi zaman neredeyse her şeyden, öznelliğimizin karşısında duran dünyanın (“varlık”ın?) tamamından sözeder gibi oluyoruz. “İktidar” diye tasrih etmeden adlandırdığımız şey bir özne mi, bir işleyiş biçimi mi, daha beylik bir anlamda birinin sahip olduğu bir yaptırım gücü mü, bir şeyi yapabilme yeteneği mi?
Benim naçizane önerim, Hannah Arendt’in aşağıda bir bölümünü alıntıladığım “Otorite Nedir?” başlıklı yazısını (Geçmişle Gelecek Arasında’nın içinde, İletişim Yayınları 1996) bir kalkış noktası olarak ele alıp, hiç değilse kendi aramızda konuşur/yazışırken başvuracağımız bir “asgari müşterek” iktidar anlayışına ulaşmak:
"Otorite her zaman kendisine itaat edilmesini istediği için, genellikle belli iktidar ve şiddet biçimleriyle karıştırılmaktadır. Ne va ki otorite dışarıdan zorlayıcı araçlar kullanılmasını men eder; zorun geçerli olduğu yerde yerde, otorite de iflas etmiş demektir. Öte yandan otorite, eşitliği önvarsayan ve bir temellendirme süreci içinde işleyen iknaya da benzemez. Argümanlara başvurulduğu yerde, otorite askıya alınmış demektir. İknak sürecinde varolan eşitlikçi yapı, her zman hiyerarşik olagelmiş otoriter yapıyla taban tabana zıttır. Şu halde otoritenin bir tanımı yapılacak olsa, bu tanımın hem argümana dayanan iknayla hem de güce dayanan zorlamayla karşıtlık ilişkisi içinde olması gerekir. (Buyuran ile boyun eğen arasındaki otoriter ilişki, ne ortak bir kaıla ne de buyuranın gücüne dayanır. Müştereken sahip oldukları şey sadece, her iki tarafça da haklı ve meşru görülen, her iki tarafa da önceden belirlenmiş sabit konumlar biçen hiyerarşinin kendisidir.) Bu husus, tarihsel önemi haizdir; kökeni itibariyle bizim otorite kavramımız bir veçhesiyle Platoncudur. Platon otoriteyi Polis’in kamu işlerine dahil etmeyi düşündüğünde, Yunanlıların gerek iç gerekse dış meselelerini hallederken başvurduğuğu mutad yöntemlere (sırasıyla ikna ile, zor ve şiddet kullanmak) bir seçenek arayışı içinde olduğunu biliyordu."
İskender Savaşır

foruma yazı göndermek için...
|