ENGLISH | Site Haritası | Anasayfa
 
 

 

 

 

 

 

 

 

Ne Yapmalı?


Rene Girard, Kutsal ve Şiddet’te tüm toplumlarda, kurucu unsurun kurban ritüeline dayandığını, herkesin herkesle çatıştığı (tektipleştiği) durumda suçlamalardan yalnız birinin üstün gelip diğerlerinin sessiz kalmasıyla, “herkes herkese karşı” biçimindeki çatışmanın, yerini “herkes tek bir kişiye karşı” biçimine bıraktığını söylüyor. İkame kurban gerçek suçlu olmayıp, rastlantısal olarak ötekileştirilen oluyor.

Batılı toplumlarca , kurban ritüeli “genellikle toplumsal ve zihinsel kültürün alt düzeylerinde olan ırklara ait bir uygulama ve anlayış” olarak görülse de Modern düşünce, tek bir hareketiyle karşılıklı şiddete son verip, topluluğu yapılandıran bir mekanizmadaki temel kısmı (yani günah keçisi kılanın kurucu şiddetini) saptamaktan kendini hala alıkoyuyor. Bu bakış , kurban ayini içinde pusu kurmuş şiddetin gizlenmesine neden oluyor.

Girard’a göre,bu gözardı etme tüm toplumlarda her zaman oynanan şiddet oyununun sorumluluğunu Batı’nın “bazı karanlık toplumlara”, “Batı” toplumundaki bir takım geri dönemlere ya da “özellikle akılsız bir takım insanlara özgü sayılan dinsel inancın üstüne atmayı sürdürebiliyor.”

Emperyalizm kendisine sömürgeler kurarken de “Medeniyet” götürdüğü iddiasının altında celladın şiddeti vardı. Yani şiddet hala her şeyi yönetiyor ve “kendi şiddetiyle yüzleşmeyen yorum, modernlik de söz konusu olsa, türetilmiş bir ayin biçimi olarak duruyor.”

Peki postmodern “yeni dünya düzeni” nin dayatıcıları için durum bundan farklı mı ? Küresel kapitalizmin kurucu şiddetinin, kurban ritüelinin şahitleri ve kurbanları değil miyiz? Öyleyse hala ritüeller çağındayız demektir. Kendimi nedense 3. Dünya savaşının içindeymişiz gibi hissediyorum. Batı’lıların . 1.ve 2. Dünya savaşlarının arkasındaki sömürgecilik rekabeti-hammadde-pazar kavgalarını henüz unutmadık. Bugün bu paylaşıma biraz “buralardan” şirketlerin de eklenmesiyle, devlet-şirket işbirliğinde (tabii Büyük kısmı Batı’lı olmak kaydıyla) dünyanın türlü yeni taktiklerle paylaşımı sürecini yaşıyoruz. Hissiyatım bundan kaynaklanıyor olsa gerek. “ya benden yanasınız, ya bana karşısınız” söylemindeki ilan edilmiş “şer odakları” da belli tabii ki.

Sanat da “….küresel kapitalizm içinde belirleyen olarak değil, belirlenmiş gündemi yansıtan araçlardan birisi olarak yer alabiliyor”sa (radikal, Beral Madra, 10 mart 2006) “yeni dünya düzeni”nin kurucu kurban ritüelinin suç ortağı oluyor demektir. Vasıf Kortun kendi çevresinde öbeklenen sanatı, “ihraç için sanat” olarak tanımlıyor. Bu ne demek? İhracatta kural, birilerinin parasını ödeyip size ısmarladığı malı üretip ona göndermektir. Yani ihraç edilen mal, ısmarlanmış olan maldır. O zaman bu “sanat”ı da “ısmarlanmış sanat” olarak mı düşünmemiz gerekiyor? Peki ısmarlayan kim? Hangi amaçlar ısmarlanmış? Bu mal kimin/kimlerin hangi ihtiyacına cevap veriyor, kimin/kimlerin işine yarıyor? Bu ve benzer sorular akla takılıp duruyor. Tabii sanatı ekonomi-ticaretin tanımlarıyla tariflerseniz, arkasından akla takılan sorular da o tanımın izini sürüyor.

Peki sanatı “dışı hoş, içi boş” durumundan kurtarmak için çözüm ne? Madra, aynı yazıda “K üresel kapitalizmin rekabet ortamında iddialı bir ülke, bu ortamın gösteriş malı olan kültür/sanat üretimini küresel tüketime sunarken düşe kalka ilerlememeli. Oyunun kuralı bu!” dediğinde, çözüm her şartta küresel kapitalizme hizmet etmek ama niteliği biraz arttırmak anlamına mı geliyor?

Körfez savaşını “simülasyon” na indirgeme, geçmişi unutturma derdindeki postmodern düşünürlerle, işgal güçlerinin Irak’ta basına yasak koyup hatta gazetecileri öldürmesini (tabii işbirlikçi basından bahsetmiyoruz) nasıl değerlendirmeliyiz ? 3.Dünyada “medeniyet” adına “insan hakları ihlalleri” taraması yapanların, aynı gerekçelerle o ülkeleri işgal etmesini, “Batı”nın “ikiyüzlülük”ü olarak tanımlamak yerine, emperyalizmin şiddetini gizleme, geçmiş suçlarının ağırlığından kendini kurtarma, halkları anti emperyalist hareketlerin deneyimlerinden mahrum bırakma projesinin suç ortaklığı olarak yorumlayabilirmiyiz acaba?

A. Badiou, kurban statüsüne, insanı ıstırap çeken, bir deri bir kemik hayvan, ölmekte olan beden statüsüyle eşitlediği için, onu düpedüz bir canlı organizmaya indirgediği için itiraz ediyor. ‘Cellat rolündeki insan, sefil bir hayvandır ama buna, kurban rolündeki insanın da daha değerli bir şey olmadığını ekleme cesaretine sahip olmamız gerekir. Bu saflarda yer alanların kimler olacağı, televizyonlardan kimin ölümünü seyredeceğimiz hiç değişmiyor ve etiğe içsel olan hakimiyetin özünde, her zaman kimin ölüp kimin kalacağına karar verme gücü yatıyor’u sorguluyor.

F tipi cezaevleri AB normlarından ise ve imparatorluk adayımız ABD nin, işkence uçaklarında dolaştırılmak, sadece liberal imparatorumuzun (!) iki dudağı arasında ise ne yapalım? Hala “durum”a edilgence boyun eğecek şekilde sanat ya da herhangi bir şey yapılabilir mi? Köleliğe razı olarak sürekli ölümü seçmek ya da ölmek dışında başka şansımız yoksa hangisine razı olabilir insan? Ya başka şansımız varsa? O şansı yaratmak zorunda değil miyiz?

Badiou , “insan hakları etiği” , hukuk söylemiyle iç içe geçmiş “Batılı” hissiz dizginsiz ekonomik düzenin meşruiyetinin, küresel olarak tanınmasını sağlamaya yarıyor diyor. Yani malum “korunacak 3. Dünyalı kurban üzerinden, sömürüye dayalı Batı’lı hami” klişesi. Zihnim çağrışım yapıyor. Nedense, AB programı çerçevesinde Diyarbakır’ın durumuyla cansiperane ilgili görünen “Batı”lı “insan hakları” “hami”leriyle, onların sazıyla çalıp-söyleyen yerli temsilcileri geliyor bir an aklıma.

Devam ediyor ve diyor ki: ‘Bu yolla insanın hayat üzerinde hakimiyet kurma imkanını, “Batı”nın ölüm üzerindeki hakimiyetine mahkum ediyor’. “İnsan hakları etiği” bir nihilizm figürü olarak bu iki canice arzu arasında gidip geliyor. ‘Şüphelerimiz ilk olarak kendilerini etik ve “farklılık hakkı”nın müridi ilan edenlerin, canlı bir biçimde ayakta tutulan farklılıktan açıkça dehşete kapıldığını gördüğümüz zaman uyandı. Onlara göre Afrikalıların adetleri barbarca, Müslümanlar korkutucu, Çinliler totaliterdir vb. Aslında bu meşhur “öteki” ancak iyi bir ötekiyse kabul edilebilir. – Yani tam da bizimle aynıysa demek değilse nedir bu? Farklılıklara saygı, elbette! Ama farklı olan, parlamenter-demokratik, serbest piyasa ekonomisi yanlısı, çevre, ifade özgürlüğü, feminizm vb. taraftarı olması koşuluyla. ‘

Öncelikle “Kötü” nün tariflenmesi üzerinden ikincil olarak “İyi”ye varmak, bizi sürekli olarak kötünün döngüsü içine tutarken, kötüyü bilen öznenin durumu da sorunlu.

Gerçeğe yaslanmak, sanatı sosyal gerçekçilik çıkmazına; eleştiriden uzak durmak kapitalizme, “durumu” olumlamaya yarıyorsa; masumiyet, kötüyü ötekine yansıtmaksa ve artık masumiyetin mümkün olmadığını biliyorsak ve nihilizm, yaşama karşıysa, ne yapmalı?

Badiou’ya göre her iktidar kendini bir boşluk etrafında kurguluyor. Ortada bir boşluk olduğu gerçeğini gizleyerek varlığını sürdürüyor. “Durum”un içinden görülemeyen boşluğu sanatta, siyasette tanımlayabilmeye, adlandırabilmeye başladığınızda ise, “durum” un meşruiyeti sarsılmaya başlıyor. Siyasette Marx’ın ilk burjuva toplumundaki boşluğu “proleterya” olarak tanımlaması, sanatta Haydn’ın barok müzikteki yapısal eksikliği teşhis etmesi gibi. Boşluğu dolduran, “durum”a eklemlenen bu yeniliklere “olay” adını vererek, ancak “olay” ların yaratabileceği “hakikat”lerden söz edilebileceğini ve ancak bu hakikatlere ilişkin bir etikten bahsedilebileceğini söylüyor. O’na göre sadece dört alanda hakikat’ten ve ancak “hakikatlerin etik”inden söz edilebilir. Siyasette, sanatta, bilimde ve aşkta. Önceden bilinemeyen “olay”ın içinde yer almak ise “biri”ni özneye götüren sürece katıyor.

Eskiden superego içgüdülerimizi bastırmamız gerektiğini söylüyordu ve sanat bilinçaltına,saf olana, bastırılana yönelerek hayatı dengelemeye çalışıyordu. Postmoderlikte ise kapitalizm kendi yarattığı işsizliği, insanı köle-işçi kılmanın tehdit unsuru olarak kullanıyor. Onlara hayatı ertelemelerini, tüketicilerine de hazzı, arzuyu ertelememelerini emrediyor. Bu yolla bilinçaltının içeriklerini paraya tahvil ediyor. “Ölüm için varlık ile haz için varlık ise bir ve aynı şey”. O zaman ölümü, parçalanmayı, farkı, farklılaşmayı, hazzı, eğlenceyi yüceltmek ya da onlara yaslanmak sanat için çıkış olamaz gibi gözüküyor.

Donalt Kuspit ise, ‘Sanatın Sonu’nda sanat için estetiği öneriyor. “Yıkım ve ölümün estetik kılıfın altında gizli bir gerçek” haline gelmesi’. ‘Güzel sanat eserleriyle kendimizi özdeşleştirerek geçici süre için gündelik gerçeğin yıkım ve ölümünden korunma.’ Bu estetik yaklaşım ile Girard’ın Kutsal ve Şiddet’ te bahsettiği kurbanın daha sonra kutsallaştırılması süreci arasında ilişki var gibi görünüyor. Sonuçta “küresel kapitalizme karşı mücadelede sanatın dili ne olmalı”ya bir yanıt olmaktan çok, durumu kabullenip razı olmanın ve sonrasında yaşamı hala daha delirmeden sürdürebilmenin yolu gibi gözüküyor.

Levinas’çı Ben’in, Başka’sıyla , kendine dönüşsüz olarak özdeşleşmesi, kendinden çıkması” kavramı için ; Alain Badiou Etik’de , Levinas’ta ki Başka kavramının yani ‘Bütünüyle Öteki’nin dinsel niteliğine vurgu yapıyor. Başka’sını ona başvurarak ölçmek, ama onun ölçülemez olması ‘kendisi ölçüye gelmeyen ölçen’ olarak dinsel nitelikli. Tanrısal içerikli Öteki’de karşılaştığım her zaman kendim’sem ve “Tanrı öldü! ise ? O zaman estetik yüceltmenin bir dayanağı kalmış mıdır?

Sanırım içinde bulunduğumuz durum bu taraftan bakınca oldukça çıkışsız gözüküyor. Pek çok şeyi yeniden düşünmek “durum”un eksik ve “boşluk”larını görebilecek yeni bakış açıları geliştirmeye, geliştirme çabasında olanları izlemeye ihtiyaç var. Siyasette de, sanatta da…

Nazan Azeri-12.04.2006


foruma yazı göndermek için...

 

 
Karşı Sanat Çalışmaları © 2003 - Her Hakkı Saklıdır.