İzole Project Sanatçıları Antikorlarını Anlatıyor

İzole Project Sanatçıları Antikorlarını Anlatıyor // Röportaj: Eda Yiğit

İzole Project oluşumunun tohumları geçen yıl yaz aylarında Karşı Sanat'ın Aznavur Pasajı'nın altıncı katındaki mekanında atıldı. Demo Lab., Suimasen, Moku gibi fotoğraf inisiyatiflerinin ve konuklarının bir araya gelmesi ve sanatçıların üretim süreçlerini birlikte tartışmasıyla kolektif bir çalışma başlamıştı. Hararetli atölye sürecinin sonunda Karşı Sanat, Fermantasyon sergisine ev sahipliği yapmıştı. O günden bu yana kendi arasındaki iletişimi sürdüren ekip yeni sanatçıları da davet ederek karantina sürecinde kah psikolojik destek kah yalnızlık paylaşmak kah gündemi konuşmak kah kolektif gerçekliği eşitlemek üzere bir araya geldi. İzole Project adıyla açılan web sitesi tüm sanatçıların işlerini sergiledikleri ve güncelledikleri, sanat alanının söz söyleyenleriyle canlı yayınlar yaptıkları bir platforma dönüştü.

Röportaj, uzunluğuyla okuyucuyu bir solukta okumak konusunda zorlamak pahasına, sanatçıların kendilerine özel hazırlanmış tek bir soruyu diledikleri kadar, teferruatlarıyla cevaplayacakları şekilde kurgulandı. Hem sanatçıların salgın sürecindeki sorgulamalarını hem de sanatsal üretimleriyle kurdukları ilişkiyi okumak üzere satırlar arasında kaybolabilirsiniz. İzole Project çatısı altında yapılan tartışmaların mutfağını size biraz da olsa yansıtabilmek ve sanatçıları daha yakından tanımanıza aracı olmak niyetindeyim. Sanatçıların www.izoleproject.com web sitesindeki işlerine bakarak röportajı okumanız yönünde küçük bir tavsiyede bulunarak sunuş sözlerimi bitireyim. Ayrıca her sanatçının projedeki işlerine, ismini tıklayarak erişebilirsiniz.

 

Eda Yiğit: İzole Project'te video çalışmanın da konusu olan kalabalıkların sokaklardan çekilmesi ve yeni gündelik hayat alışkanlıkları konusundaki sorgulamalarını ve kendi içindeki tartışmayı bizimle paylaşabilir misin? Topluluk fikri, kitle olmak, çokluk vb. kavramların ayrımı ve salgındaki karşılıkları senin için neler oldu? Stopmotion tekniğini ilk kez kullandın. Yeni anlatım biçimleri, formlar ve mecralar denemek ne sağlıyor, yanında neler getiriyor?

Derya Ülker: Pandemi süreciyle büyük oranda gönüllü karantinanın içindeyken ilk şunu düşündüm: sokaklar bomboş ve sessiz. O kalabalık nereye gitti? Büyük kentler için kalabalık, bence bir fenomen değil, bir unsurdur. Bu unsur eksildiği zaman kentin anlamı değişiyor, artık bizim alışık olduğumuz kent olmaktan çıkıyor. Üstelik bizim kültürümüzde ev ile sokak, ev ile öteki evler arası alanlar da yaşam doludur. Avlular, kapı önleri, balkonlar, apartman koridorları, camdan cama, pencereden sokağa açılan aralıklar sosyal alanın bir parçasıdır. Çıkıp salınmayı, alışverişte görülmeyi, gezinip gelmeyi, misafirliği, bir koşu bakkala gitmeyi severiz, ben severim en azından. :) Yine bu süreçte bu kanallar da tıkanmış gibi oldu. Her yer kapalı, herkesin kapısı kapalı. İçerinin "hijyenik" olduğu yanılsaması ile eve sığan hayatlarımızı yaşıyoruz her birimiz.

Bu dönemde alışkanlıklarımızla birlikte içinde bulunduğumuz kalabalıklar da dijitalleşti. İzole Project için stopmotion animasyonu hazırlarken bu yeni kalabalıklar üzerine düşünmeye başladım. Bedenin mekan içindeki varlığı ve konumu siyaseten bir anlam ifade eder. Ranciére'ye göre siyaset, bir mekanın konfigürasyonudur; ortak alandaki yaşamla ilgili karar alan öznelerin ve bu kararlara bağlı olan nesnelerin bulunduğu alanın şekillendirilmesidir. Bedenler üzerinden yürütülen siyasete biyopolitika da diyebiliriz. İşte benim resimlediğim insanlar da açık alanlarda böyle bulunurlar. Kimi önde kimi arkada, kimi yalnız kimi diğerleriyle... Arz-ı endam ederler Butler'ın deyişiyle. Birinin duruşu deriz mesela, hem tavrını hem de durduğu yeri kastetmez miyiz bunu derken? Bedenlerini ortaya koyan bu insanlar hem birbirlerine hem de seyirciye görünürler, hatta belki dokunurlar. Kitlesel bir gövde olarak karşımıza çıkmazlar, dağınık ve düzensizdirler. Estetize olmuş bir kitle düşüncesinden olabildiğince ve özellikle uzaktırlar. Kalabalıkların homojen düşünülmemesi gerekir; ortak paydalı veya değil, sürekli veya geçici bir araya gelmeler söz konusu olabilir. Hatta sanal uzamda bir araya gelmeler, medya ve cep telefonu, bilgisayar gibi aygıtlarla kalabalık mekanların ev içlerine aktarılması bile mümkündür.

İfade olanağımız olan bedenin üzerindeki kısıtlayıcı uygulamalar, başka bir ifade olanağı olan pankartın giderek bir maskeye dönüşmesini düşündürdü bana. Pankart yazabilmek, konuşabilmek; maske ise (her ne kadar korunmak için takılsa da) kimliğini gizlemek, susturulmak, eskisi gibi normal nefes alamamak anlamlarına gelebilir.  Toplumsal bir talebi ortaya koyan büyük bir pankarttan, bireyin ağzını kapatan küçük ama önemli bir maskeye geçişle; yaşamın nasıl olması gerektiği tartışmalarından, salt hayatta kalabilme talebine kadar indirgenmiş bir gerilemeye işaret etmek istedim. Ağzı maske ile kapatılan yüz, kadın ve erkek gözleriyle oluşturduğum anonim bir yüz. Bu anonimlik onun talebinin ne olacağını da merak etmemizi sağlıyor. Dile gelemeyen, kimileri için şiddet kimileri için yoksulluk olabiliyor. Bunlar da evlerin içinde, maskelerin ardında yaşanıyor. Tehlike hep dışarıda değil. Bu tekniği uygularken iki imgenin birbirine dönüşmesini görmek istedim. Arzu ettiğim eşik anına gelene dek, kompozisyonun tüm unsurlarını hareket ettirdim ve durumun adım adım fotoğrafını çektim; çekerken de bu düşünce bu medyuma çok uygun diye düşündüm. Yeni bir teknik denemek çok güzel, insan başka bir biçimde düşünmeyi öğreniyor, başka bir dili öğrenir gibi.

 

E. Y.: Hapishanede hapis kalmak ile evde hapis kalmak arasındaki benzerlik ve ayrışmaları sizin pencerenizden merak ediyorum. Bir suçun bedelini ödemek ya da virüs kapmamak için sonuçta iktidar eliyle kapatılmış olma halimizi nasıl yorumluyorsunuz? Mahrumiyet koşullarını farklı şekillerde yaşamanın getirdikleri neler? Ve Bay X hapishaneden çıkabildi mi, hayatına nasıl devam etti biliyor muyuz ve peki biz nasıl edebileceğiz?

Yusuf Murat Şen: Hiç hapishanede kalmadım ama belleğime kazınmış ilk hapishane herhalde Gaziantep'teki çocukluk yıllarımdan anımsadığım kiliseden dönüştürülmüş büyük, güzel bir taş binaydı. Son yıllarda minareler eklenerek camiye dönüştürülen bu binayı geçen sene gördüğümde maalesef eski binanın ruhunu göremedim ve hapishane belleğini taşıyan hiçbir unsur kalmamıştı. Binanın zaten orijinal mimari detayı olarak kullanılan kalın demir pencere parmaklıkları yerinde duruyordu ve sanırım zamanında hapishane binası olarak seçilme sebeplerinden bir tanesi de buydu.

İlk kişisel sergimi bir fotoğraf enstalasyonu olarak Sultanahmet eski cezaevinin görüş salonunda gerçekleştirmiştim (1992). ‘Mekâna Özgü' adlı bu enstalasyonun ana fikri ‘içerdekiler ve dışardakiler' metaforu üzerinden mekanın belleğinde taşıdığı duygu birikimini merkezine almıştı.

Bay X'in hapishane defteri üzerindeki görsel okumalarıma göre "Hapishane" hemcinsler arasında ciddi bir mücadele alanı. İktidar ve güç savaşları ve kurulan dengeler eril bakışlardan fazlasıyla okunabiliyor. Buna artı olarak otoritenin uyguladığı kurallar ve dayatmalar hapishanenin dinamiğini oluşturuyordur. Ev ise her şeye rağmen mahremiyetin korunabildiği güvenli bir liman ve evdeki aile içi sosyal dengeler hapishanedekinden çok daha farklıdır. Pandemi sürecinde hapishane ile evin benzerlik kısmı bence her şeyden önce mekânsaldır. Fiziki olarak dar ve kapalı bir mekâna kapatılmış olma ve sıkışmışlık halidir. Bu durumun klostrofobi duygusunu tetiklediğini düşünüyorum. Bir diğer şey ise evde yürüyemeden geçirdiğim iki ay sonunda fiziki olarak hamlama ve bedensel olarak güçsüzleşme, dışarıda kısa mesafeli yolculuklar sonunda bile çabucak yorulma halini kendimde gözlediğim için Bay X'in defteri içinde gördüğüm ‘Hapishane Voltası' şiiri ve fotoğrafı bu yürüme eyleminin hapishanedekiler gibi aslında benim hayatımda da ne kadar önemli bir yeri olduğunu keşfettim. Daha önceleri özellikle yalnız ve uzun yürümeyi seçtiğim zamanlar aslında transa geçerek düşünce ve fikir üretme pratiğiydi benim için. Şimdi bu elimden alınmış durumdayken düşünce üretme ve meselelere çözüm üretme yeteneğimin de zayıfladığını hissediyorum.

Özellikle son yirmi yıllık süreçte en azından kendi ülke sınırlarımız içinde hapishanede olanlar, olması veya olmaması gerekenler, içerdeki fikir suçluları, neye göre suçlandıkları belli olmayan ama içeride tutulanlar, hapishanedeki gazeteci sayılarımız veya son pandemi aflarındaki seçici kriterler gibi meseleler düşünülünce neye ve kime göre doğru-yanlış, kime göre suçlu-suçsuz soruları ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra antidemokratik uygulamalar, tüm kararların tek merkezden alınıp uygulanıyor olması, tüm kurumların atamalarının tek merkezden yapılması ve sadece iktidarın görüşü doğrultusunda yönetilmesi ciddi oranda beyin göçünün yaşanmasına sebep oldu. Göçmeyenler için de seslerini yükseltemeyecekleri açık bir hapishane haline geldi. Çünkü terörist ve suçlu damgası yemek an meselesidir. Hepimiz zaten potansiyel suçluyuz ve halen büyük bir bedel ödüyoruz.

Pandemi sürecinde elbette birtakım tedbirler alınacaktır ama alınan tedbirler ve eve kapatılma biçimlerimiz zaten birçok açıdan sorunlu ve tartışmalı. Bu durumda bile çalışmak zorunda kalan insanlar var veya insanların eve kapatılmış olma halini doğa talanı ve rant fırsatı olarak görülmesi gibi ciddi sorunlarımız var.

Soruyu Bay X açısından alacak olursam aslında adı Erkan olan ama bana göre bunun pek de öneminin olmadığı genel ve insani bir duruma işaret ediyorum. Bay X'in veya onun defterindeki diğer kişilerin (ki onlar da sanki filmin diğer aktörleri gibi defterde yer alıyor) sonrasını ve gerçek yaşam hikâyelerini araştırmadım. Belki de bu bir sır olarak kalmalı ve gizemini korumalı. Benim için önemli olan bu defterdeki duygu birikimi ve benim onunla kurduğum, kurabildiğim bağdır. Belli ki Bay X, fotoğraflarda okunan ve hapishanedeki sosyal çevresi içindeki eril tavırları, davranışlarına karşın kendi içinde son derece soft, naif ve yoğun duygular yaşamış. Bunu defterdeki süslemelerden ve şiirlerden anlamak mümkün. Dolayısıyla hapishanedekilerin mahrumiyeti yaşama koşulları tabii ki çok daha zor ve acımasız.

Peki, biz nasıl devam edeceğiz? Evet, yeni ve farklı bir yaşam modeli bizi bekliyor ama bana göre en kötüsü yasak ve kısıtlamaları zaten seven otoriter rejimlerin yaptırımlarını daha da keyfi olarak artırabilecek olması durumudur. Bundan dolayı "İzole Project" gibi kolektifler, birliktelikler çok daha fazla önem kazanacaktır. Bu kaçınılmazdır.

 

E. Y.: Fotoğraf işine baktığımda gördüğüm şey kocaman bir yapbozun parçaları ama bana sanki tamamlanmayacak duygusu veriyor. Biraz varoluşsal mahiyette, yaşamın anlamına dair. Eğer ölmeden az önce film şeridi gibi gözümüzün önünden geçmeyecekse, yaşamın kendisinin eksik, bütünüyle kavranamaz, parça parça anlamlandırılabilir olduğunu söylüyor. Buna katılır mısın? Salgınla beraber senin için büyüsünü kaybeden çeşme ve başka neler var?

Erdem Varol: Elbette katılırım Eda. Büyüsüz Çeşme ve sonlandırılamamakla ilgili olan kısma gelecek olursam, son yıllarda yaptığım üretimler genellikle sonlanamıyor. Çünkü sonlandırmanın, bitirmek için uğraşmanın ve bir son fotoğraf seçmenin üretimleri tıkadığını düşünüyorum. Son yıllar diyorum çünkü daha önceleri (ki bu daha önceleri fotoğrafa başladığım yıllar oluyor) daha sonlandırılabilir üretimler yapıyordum. Bu üretimleri sosyal belgesel kategorisine koyabiliriz (koyabilirdim, üstünde düşünmemiş olsaydım). Samimi olmak gerekirse, henüz yolun başındayken ürettiğim işler üzerine sonradan farklı birtakım hislere kapıldım. Mesela bir arkadaşımla birlikte Tarlabaşı dönüşümüyle ilgili bir iş üretmiştik. Bu iş kapsamlı olarak bir yerde sergilenmedi fakat multimedya olarak mecralarda dolaştı. Gel zaman git zaman derken fotoğraf üretmekte zorlandığım bir nevi karantinaya benzeyen bir askerlik sürecim oldu. İlk defa hem o güne dek ne yaptığımı hem de o günden sonra ne yapabileceğim üzerine sağlıklı düşündüğüm, düşünebildiğim, benim için en belirgin süreçlerden biriydi. Bu süreçle birlikte o güne kadar yapmış olduğum işlerin samimiyetini tekrar sorguladım. On iki aylık, bu düşün düşün düşün düşün şeklinde akan zamanda, o zamana kadar ürettiğim işlerin anlatmak istediğim konuya ve konunun öznelerine hiçbir faydası olmadığı fikrine kapıldım. Kendime haksızlık etmek istemiyordum fakat zihnimde beliren bu düşünceler de yersiz değildi. Sosyal belgesel özelinde konuşacak olursak bu alanda yapılan üretimler, konunun öznelerinden biri olmadığınız durumlarda aktivizmle birlikte yürütülmüyorsa ya da ‘ne oluyor' sorusuna verdiği cevaptan ötesine geçmiyorsa ve ‘bu şeyler neden oluyor?' sorusuna odaklanmıyorsa, sadece konuyu üreten fotoğrafçıya yarayan ve eninde sonunda yaptığı işlerle, açtığı sergilerle, aldığı övgülerle üretenini yücelten bir alan olduğunun ayırdına vardım. Yani kısaca işin içinde aktivizm yoksa ya da gündelik olaylar, durumlardan ziyade bu durumları yaratan, mevcut haksızlığın altında yatan sebeplere odaklanmıyorsa, sonuçta ortaya çıkan iş yalnızca size çalışıyor. Sosyal belgeselci bir iddianız varsa ve bir süre sonra iddianız ve ortaya çıkan işin arasındaki mesafenin fazlaca açık olduğunu görüyorsanız ceketinizi iliklersiniz ürettiğiniz, işin gerçekten kime fayda sağladığını tekrar düşünürsünüz. Ayrıca ömrüm boyunca yaşadığım mahallede o güne kadar tek bir fotoğraf bile çekmemiştim. Bu arayış ve belgeselle haşır neşir olduğum bu zaman dilimi, yaptığım işlerde nasıl bir yaklaşım sergilememem gerektiğini öğretti. Dolayısıyla ilk üç yıllık sürecim ve sosyal belgesel ürettiğimi sandığım bu dönem aslında ürettiğim işleri kategorisinden bağımsız düşünmem gerektiğini öğretti. Buraya kadar açıklamamı mazur gör lütfen çünkü değişim olmamış ve hep böyle işler üretiyormuş gibi algılanmak istemem. Aynı zamanda sosyal belgesel fotoğrafı da yerdiğim gibi bir sonuç çıkmasını da istemem, anlatmaya çalıştığım şey kendi üretimlerimle olan ilişkim ve aslında sosyal belgesel üretimin emek yoğun haline bir övgü. Sonuç olarak kayış koptu ve kendimi yalnızca üretirken buldum. Hemen her gün üretiyordum. Ürettiklerimi biriktiriyordum. Biriktikçe ürettiğim bu işlere yığın halinde baktığımda hepsi tek bir bütün olarak kişisel bellekti. Ayrıca bir iddiası da yoktu. Ama iddiası olmaması onları daha güçsüz kılmıyordu. Kimdim ben? Niye ordaydım? Bu görüntüler neden beni bu kadar etkiliyordu da kaydediyordum? Peki kişisel olan politik değil miydi?  O zamandan beri yeni bir işe başlarken bu soruları sorarak ilerliyorum ve tüm üretimlerimde bir yapboz gibi parçalarıyla birlikte değerlendiriyorum. Yaşıyorum, anlamaya çalışıyorum, şahit oluyorum, itirazıma karşılık gelen konuyla mücadele ediyorum, yeni teknikler deniyorum ve öğrenmekten yorulmuyorum, kabullenmek zorunda olduğum şeyleri kabul ediyorum, yazıyorum, çiziyorum, çocukken yaptığım ne varsa hatırlamaya çalışıyorum. Buradayım ve ‘burası' neresi olursa olsun ifade kanallarımı aramayı sürdüreceğim.

Son soruna gelecek olursam, büyü kaybolmadı, çünkü öyle bir büyü hiçbir zaman olmadı. Kaybolan ya da değişen şey benim algılayış biçimimdi. Bu sistemde bir sır yok. Çünkü sistemin temeli canlılar değil ve bu sistemdeki ahlak da diğer sisteme ait tüm değerler gibi maddi temeller üzerinde yükseliyor. "İnsan gibi yaşamak" denilen şey ise tekrar düşünülmeli; hatta yaşamak konusunda hayvanları ve bitkileri izlemeliyiz. Unuttuğumuz bir şeyler var. İnsan gibi yaşamak nedir ki? Bu belki de sistemin yaratmadığı, yetiştirmediği bir insan tanımı için geçerli olabilir. Hem o anki gücünden yararlanıp yeryüzünü çitleyen ve mülkiyet zehrini salan insan değil mi? Ömrün bitene kadar gezmeye çalışsan belki tamamlayamama ihtimalinin olduğu bir dünyaya doğuyorsun. Kuştan köpekten farksız, aynı yollarla dünyaya geliyorsun, başka bir insanın karnından çıkıyorsun. Sınırsız bir yeryüzü. Sen küçüksün ve etrafındaki her şey çok büyük. E tabi hayal gücün de var. Sonra büyüyorsun, yani literatürde büyüyorsun ama sistem öyle bir sistem ki insan büyürken dünyayı küçültüyor hatta dünyan o kadar küçülüyor ki bir bakıyorsun dünya dediğin şey her gün geçtiğin yollar oluvermiş. Kocaman bir şehirde yaşıyorsun ama bütün bir yıl denize bile bakacak fırsatın olmamış. Hayallerini küçültüyor, olanaklarını sınırlıyor, beynini, algılarını mengenesine sokuyor, ses pompalıyor, görüntü pompalıyor, hiç durmuyor bu çınlama. Kirlenen zihnin ve ilerleyen yaşınla sistemle olan temasın, sosyalizasyon sürecin ve ailen; seni sen yapma ihtimali olan üretimlerden alıkoyuyor. Bütün algını tek bir şeye kanalize ediyor. Kazanmak, daha çok kazanmak, ondan sonra daha da çok kazanmak. Çünkü imkan istiyorsan önce para kazanmalısın. Çünkü araba reklamlarındaki dört kişilik aile çok mutludur.  Doğduğun dünyanın sistemi içinde nasıl yaşaman gerektiği, nasıl bir "insan" olman gerektiği farklı büyüklüklerdeki kutularda öğretiliyor. İlk kutu ev oluyor, öğrenmeye başlıyorsun çünkü sen öğrenen bir varlıksın ve ismini bile başkasından öğreniyorsun. Evin içinde bir kutu daha var o da televizyon oluyor, son yirmi yılda eklenen iki kutu var onlar da bilgisayar ve telefon. Sonra ev dışındaki kutular var. Bunların ilki okullar. Tüm eğitim hayatın bu kutularda geçiyor. Milli Eğitim Bakanlığı öyle muhteşem bir eğitim veriyor ki, bilmediğiniz kelimeler diye bir bölüm oluyor edebiyat derslerinde, bilmediğimiz kelimeleri bile biliyor. Orta alt bir sınıfa doğduysan zaten bundan hiçbir şekilde kaçamıyorsun. Çünkü sana biçilen amaç kendi sosyal katmanının üzerine çıkmak. Ne yapıyorsun? Okula gidiyorsun. Sonra bu kutuya niye katlanman gerektiği anlatılıyor burası çokomelli. Trigonometriyi bakkalda kullanılacak halin yok ya! Bu aşamayı geçebilenleri bir tencereye atıp altını yakıyorlar. Buna da sınav ya da mülakat diyoruz. Azamide on iki yıllık ilk ve orta öğretim, dört yılda üniversite eklersen, öğrendiğin her şey gelsin aklına. Çünkü o tencereden dışarı atlayamazsan sonraki kutun çok konforlu olamayacak diye öğütlüyorlar ve mısırların patlaması gibi bir bir dışarı sıçrayanlar oluyor. Bazıları da patlayamayan mısır oluyor tencerenin en altında (ki bence en lezzetlisidir). Eğitim bittiyse yeni kutumuza gelelim. Bu kutunun ismi işyeri. İşyeri ve ev arası görünmez zincirler var ve her sabah, her akşam bu görünmez zincirler aracılığıyla sen evden işe işten eve gidiyorsun. Zincire ihtiyacın var çünkü zincir olmadan yürüyecek takati bile bulamayabilirsin dizlerinde. Geldik mi yine eve.

Şimdi hepimiz evlerimizdeysek başlıyorum diyemeyeceğim.

Şimdi hepimiz evlerdeyiz diyemeyeceğim.

Şimdi evinde kal diyemeyeceğim.

Şimdi bazılarımız evlerdeyiz ve sokağa adım attığımız anda kaplayan korkuyu azaltabilecek en ufak bir belirti yokken Mart ayının başından bu yana hiçbir şey olmamış gibi çalışmak zorunda olanlarımız var. Bir şirketin yöneticisi #evdekaltürkiyem etiketiyle ileti paylaşırken, öteki taraftan da siz evde kalın diye buradayız reklamı yapıyorsa burada bir sorun var, açmaz var, ikiyüzlülük var. Tabi burada yine başa dönersek dünyada yaygın olan siyasal ideoloji devreye giriyor ve ideoloji denilen şey insan eliyle, insan zihniyle oluşturuluyor, yayılıyor, yayılıyor, yayılıyor. Son söyleyeceğimi en başta söyledim ama olsun, yeniden diyeceğim o ki, büyü yok; uyanış var.

 

E. Y.: Salgının senin için yüzleşme koşullarına uygun bir zemin hazırladığını ima ediyorsun. Yüzleşmenin kişinin kendi iradesiyle kendi hakikati için gerçekleştirdiği bir eylem olduğunu bir kenara not ederek soruyorum sence bu koşulların yasakla oluşması sokağa çıkma yasağı ve evde kalma mecburiyeti yüzleşme koşullarını etkiliyor mu ve fotoğrafın buradaki rolü nedir?

Zeynep Sağım: İşlerimi paylaştığım metinde de ima etmeye çalıştığım gibi, o kadar hızlıydı ki benim için her şey, yüzleşmem gerektiğini düşündüğüm şeyler yanımdan geçiyorlar gibiydi ya da ben onların yanından geçiyor gibiydim. O metni evde kalmaya başladığım ilk haftada bir buhranla yazmıştım. Aslında girdap gibi bir his yaratıyordu ve bundan bahsediyordum. Evde kalmak zorunda olmam ve bunu bana hiyerarşik bir şekille değil hem herkesin başına gelen hem de doğal bir yerden kaynaklanması, o girdaptaki kaygılarımı yok etti. O hızda olmak zorunda değildim ve artık odak noktamı istesem de istemesem de kendimle yüzleşmeye çevirebilecektim. Şu hipnoz eden yuvarlak dönen şey vardır ya, o durmuş gibi hissediyordum yani.  İlk haftalarda zaten ‘gönüllü karantina' gibi bir söz vardı (ne kadar hızlı bu söylemlerden, "sokağa çıkma yasağı" söylemlerine geldik ve başları unuttuk sanki değil mi?) bu yüzden aslında bir yasakla oluşmuş bir koşul değildi. Bu dönemden önce çok sık seyahat ettiğim için gönüllü karantinayı yapmak zorunda hissettim. İşte bu sürece girdiğimde, yüzleşme aslında katmanlara ayrılmaya başladı. İçinde olduğum mekan, yer değiştirme özgürlüğümün bir anda yok olması beni hemen kendime yöneltti. Dikkatimi dağıtacak bir şey kalmamıştı ve nerede sabit olduğum, bilinmez bir süreliğine belliydi. Her geçen haftayla değişen hislerim, uyku düzenimin bozulması gibi yeni şeylerle karşılaşıyordum ama hep aynı yerdeydim. Beni eskisi gibi dürten dış etkenler ortadan kalkmıştı ve gerçek tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. (Bu dönemde okuduğum kitaplardan biri Hal Foster'ın Yeni Kötü Günler kitabında, 80'lerin sonu 90'ların başında gerçeğin artık temsilin bir sonucu olmadığı ve bir travma hadisesi olarak görüldüğünden bahsediyor ve o bölümün sonunda ise travmanın özneyi güvence altına aldığı ve özne ne kadar rahatsız olmuş olursa olsun, hayatta kalan bir görgü tanığı olarak geri döner diyor. İçinde bulunduğum iki gerçeklik de karantina öncesi ve sonrası travmatik ama tanık olarak sağ çıkabileceğim durumlar) Sanırım, tüketim dünyasında yaşıyorken ve hatta içinde büyük bir pay oynuyorken ne kadar çok şeyi kendi irademle yapmadığım da yüzleştiğim şeylerden biri. Gelen yasak tüm sistemin değişmesiyle ilgili bir alarm yolluyordu ve bu benim için bir işaretti. Bu gerçek beni sevinçle karışık bir hayrete düşüyor, sürekli kendime döndürüyordu. Fotoğrafla ilişkisi de bu katmanlardı aslında. Bir hafta öncesine kadar uyandığımda, hiç tavana bakabilecek kadar yatağımda durmuyordum ve bu süreçte artık estetik gelmeye başladığı bir yer olmaya başladı, hatta bir gün uyuyamadığımda elimle kadraj yapıp kendimce kırpıyordum tavanı. Gün içinde bunun gibi birçok an yaşamaya başladım, o hislerin en yüksek hallerindeyken o an baktığım şeyin, uğraştığım şeyin ne olduğuna odaklanmak ve o kadrajları yakalamak benim için değerlenmeye başlamıştı, çünkü oradaydım. Yukarıda yazdığım gibi o hipnoz eden şey durmuştu ve artık hareketsiz bir düzlemle karşı karşıyaydım ve fotoğraf bu düzlemi ifade etmem için kolay bir mecraydı. Fakat gün geçtikçe, eskilerin alışkanlığı olsa gerek, bu baktığım kadrajlar karışmaya başladı diyebilirim hatta daha çok birbirlerine girdiler. Tekstilde çalıştığım için kumaş dokumasına benzetiyordum bu karışıklığı, bir alttan bir üstten birbirini dokuyan imgeler hallerini almaya başladılar aslında ve bu görselliğin parçalanması, içinde bulunduğum her hafta katmanlı bir şekilde değişen yüzleşmenin yansıması gibi hissettiriyordu.

 

E. Y.: Olağan olanın sekteye uğradığı bu zamanlarda gündelik hayat pratiklerin nasıl değişti? Salgının seyahat engeli oluşturmasını konu eden bir çalışma ürettin. Hareket edemeden (evdeyken) hareket edebildiğin zamanlara ait inceliklere dalarak neler anlatmak istedin? Salgından sonra yeniden seyahat edecek zamanlar geldiğinde aynı türden detayları göz görür mü yoksa başka bir kavrayış mı gerçekleşir? 

Orhan Cem Çetin: Bu soru bana, yeni gündelik rutinimin hayatımın herhangi bir başka dönemine benzeyip benzemediğini düşündürdü. Bugünü farklı zamanlarımla karşılaştırarak ağır ağır geriye doğru gittiğimde, tam ümidimi kaybetmişken benzerliği bebekliğimde buldum. Dışarısı tehlikeli olduğundan nadiren ve ancak gerçekten gerekiyorsa evden çıktığım, evi terk etmemin izinlere ve başkalarının kararlarına tabi olduğu, sadece en yakınlarımla yüz yüze görüştüğüm, beslenmenin gündemde ön sıralara yerleştiği, olabildiğince rahat kıyafetler giyildiği, ayakkabının neredeyse unutulduğu günler.

Bebekliğin bir başka özelliği de düşünerek çok zaman geçirmek, tanık olduklarını, deneyimlediklerini yorumlayıp sınıflandırarak, birbiriyle ilişkilendirerek varoluşa dair bir kavrayış geliştirmeye çalıştırmaktır. Bolca uyumak ve rüyalar görmek buna dahil olabilir. Bakıyorum da İzole Projesi için ürettiğim iş bu bebeksi zihin haliyle örtüşüyor. Tek fark, bebeğin deneyimlerini aynı günlerde analiz etmesine karşın benim otuz, kırk, elli yıl geriye gitmiş olmam. Dışarıda fotoğraf üretme olanakları kısıtlanınca, eski fotoğrafların içinde yolculuğa çıktım diye tarif ettim yaptığımı. Zaten bir gün bunu yapacağımızı bilerek ya da umarak hatıra fotoğrafları biriktirmiyor muyuz?

Yüzümüzü geçmişe, sırtımızı ise geçmişe dönüşmedikçe göremediğimiz geleceğe çevirmiş olarak ilerlemiyor muyuz zaten yaşam yolculuğumuzda?

 

E. Y.: Salgın sürecinde oluşan bu "yeni hayat" fikri sana neler hissettiriyor? Rüya ile gerçek arasında sallandığını, gidip geldiğini biliyorum ama kendine, hayata ve geçinmeye dair olanın peşine düşerek düşünürsek ve her birini sanatla çevrelendiğini varsayarsak yeni olan ne ya da neler olacak?

İpek Çınar: Salgının ilk günleri işini evden yürütme şansı olanlar ya da bir süre kendini geçindirebilecek bir birikim/desteğe sahip olanlar için rüya gibi geçti sanırım. Burada rüyayı güzel bir şey olarak değil, normalden farklı bir algı dünyası dayatan bir hâl olarak kullanıyorum. İlk bir ay yaşadığımız şaşkınlık, panik ve değişimin etkisiyle herkes kendisinin ve birbirinin moralini yüksek tutma adına pozitif düşüncelere, dost sohbetlerine, paylaşımlara odaklandı. Bunun sanat oluşumları katındaki yansıması da ücretsiz açılan arşivler, sanal sergiler, canlı yayınlar şeklinde oldu. Hem kişisel üretim anlamında, hem de önümüzde açılan arşivler/sergiler anlamında izolasyonun sanata açtığı kapı biraz büyüleyici oldu.

Bunların hepsi çok güzel şeyler olsa da süreç ilerledikçe ve dünyanın sonunun henüz gelmediğini fark ettikçe pandemi haricinde içinde bulunduğumuz koşullar üzerine de daha çok düşünmeye başladık sanırım. Kültür sanat dünyasının çoğu aktörü gibi ben de proje bazlı işlerde günü kurtaracak geliri kazanma gayesiyle çalışıyorum, ama bunun ne anlama geldiğini tam olarak fark etmem için böylesi bir durumu yaşamam gerekiyormuş. Hani arabaların arka camlarına "Babam sağ olsun," yazarlar ya, ben de hayattaki tek güvencemin ailem olduğunu, onlar olmasaydı bu süreci çok daha büyük bir dehşetle geçireceğimi söyleyebilirim. Ve farkına vardım ki, gerektiğinde ailemin desteğini alabileceğimi bilmesem sanat sektöründe devam etmeye cesaret edemezdim.  

Yeni olan da çok daha zor koşullarla geliyor. Umudum bu süreçte daha çok ayyuka çıkan durumumuzu unutmamak ve alternatif yöntemler arayışına çıkmak. Senaryo karanlık ama bir yandan da salgın sürecinde birbirimizi daha çok dinlemeye, kendimizi daha iyi ifade etmeye ve daha hoşgörülü olmaya başladık sanki. Durmak ve gündelik keşmekeşin ritminden kopmak berrak bir görüş sağlıyor ayrıca. Umarım bunu unutmadan, yeni biraradalık ve örgütlülük biçimleri bulacağız. Bu bağlamda İzole'nin varlığı da bana yeni olanda kullanabileceğimiz yöntemlere dair güzel bir önizleme sunuyor.

 

E. Y.: Geçmişte hafıza mekanları üzerine sanatsal üretimini tartışma olanağımız olmuştu. Kendi gündemini, estetik tercihlerini, üslubunu, çalışmalarının kavramsal arka planını içtenlikle konuşma cesaretini taşıyan biri olduğunu biliyorum. İzole Project için ürettiğin işle ilgili de kendi ölçeğinde varoluşsal anlamıyla doğayı sorguladığını görüyorum. Sence salgın antroposen çağının noktalanmasına, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin boşa çıkmasına yol açar mı? Salgın sürecinde senin kişisel olarak doğayla ilişkin ya da onu anlamlandırma sürecin nasıl değişti?

Bekir Dindar: Hafıza mekanları üzerine kolektif konuşmamız, tartışmamız benim için çok özeldi. Sizlerle de ilk sıcak temasımızın olduğu, güzel tanışıklıklara ve beraber çalışmamıza vesile olan, finalinde ara ara kaynak olarak yararlandığım tartışma kayıtlarına kadar güzel bir deneyimdi.
İzole Project'te ben de doğanın her şeyin üzerinde egemen bir güç, bir denge olduğunu savunanlardanım. Çalışmamda da üzerinde durduğum gibi benim kararlarımın da birçok doğal sebep sonucunda ortaya çıktığını düşünüyorum. Doğa yenilenir ve toparlanır. Bu sürecin de aslında o yenilenme süresini yapamayan bizlere dinlenmeden öte, dinleme imkanını verdiği kanaatindeyim.
Uzun yıllar aynı kentte yaşamış biri olarak bir yıldır süreli de olsa başka kentlerde yer edinmeye ve yaşamaya hatta alışmaya çalışıyorum. Öte yandan bir gün bir virüsle empati kuracağımı düşünmezdim. Ortaya çıkan virüsler ya da bize zararlı olan organizmalar da bir doğal seleksiyon sonucunda ortaya çıkıyor ve varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Uyum sağlamak için bazen diretiyor, bazen yok oluyorlar. Benim için tanıdık bir yaşam özeti gibi. Antroposen çağının noktalanmasından ziyade şiddetini arttırarak devam edeceğine inanıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ya da asla normal yaşantımıza dönemeyiz gibi ihtimaller pek inandırıcı gelmiyor. Çabuk alışılıyor; yeni normal de eskisinden az-biraz farklı olacaktır diye düşünüyorum. Büyük umutlar için daha büyük doğal değişimler gerekir. Bu süreci başlarda durup dinlemenin, antroposen etkisinin azalması ile bize de çok iyi geldiğine inanıyorum. Sonuçta hepimiz doğadan bir parçayız, yenilenmeyi deneyebiliriz. Kıyılarımıza yunuslar gelebilir, ufku daha net görebiliriz belki de. Sanırım üretim kaygısı yaşamadan izlemek ve dinlemek istiyorum, zamanı gelince zaten üzerimize düşen görsel bellek tutma alışkanlığı ve sorumluluğu ortaya çıkacaktır.
 

E. Y.: Şule, ürettiğin fotoğraflara baktığımda, rakamların sembolize edildiği, isimlerini bilmediğimiz insan ölülerin çokluğuna dair beni düşündüren bir çalışma görüyorum. Yas ve kayıplarla ilgili sormak istiyorum sana. Sence yaşadığımız kayıpların toplumsal olarak hesaplaşmasının karşılıkları neler olacak ve senin bunu duyumsama biçimin nasıl oluyor, paylaşabilir misin?

Şule Yılmaz: Tarihsel süreçte büyük salgınlar ve felaketler rakamlarla birlikte anılıyor ancak rakamlar kendi kendine bizler için birkaç kelimeden oluşuyor dile getirdiğimizde. Türkiye'de korona süreci de birkaç rakam olarak başlayıp, sonrasında bu rakamların dört haneli olarak bir araya gelmesiyle devam etti. Küresel bir felaketti. Benim soyutlama yoluyla aktarmak istediğim, rakamların haricinde o bireyleri çizgilere indirgemek ve sayının çokluğunu vurgulamaktı. Ve her bir rakam için o rakamın bir insan olduğunu düşünerek davrandım. Bir çizgi çizdiğimde camda beliren insanlar beni ürkütüyor ve üzüyordu. Toplumsal anlamda değerlendirecek olursak olayın tazeliği, olayla ilgili her gün bir bilgiye maruz kalmak, her birimizin kolektif bilinçaltında korona kavramını bir şekilde var ediyor. Dolayısıyla toplumsal olarak her türlü ortak paydada buluşabiliriz bu süreçte. Çünkü henüz süreç bitmiş değil. Ancak şu anda hissettiğimiz güvensizlik ve belirsizlikle birlikte, sayılarla nitelendirilen kayıplar genelde gözlemlediğim kadarıyla sadece kısıtlanma ve serbest kalma paralelinde topluma yansıyor. Sayının artması bizlere evde kalma şeklinde, aynı şekilde seyretmesi ve durması da kısıtlama ve yasaklamaların ortadan kalkması şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle toplumsal bir hesaplaşma için belki de bu sürecin tamamen bitmesi, güvenli bir ortam oluşması gerekebilir. Ancak o taraftan ele aldığımda da yine tarihsel süreçte sayılarla nitelendirilen, insanoğlunun fazlaca kayıp verdiği pek çok felakette olduğu gibi ‘2020'de yaşanan koronada .... kişi ölmüştü' diye bitirebileceğimiz bir cümleden farkı olmayacaktır diye düşünüyorum. Yine her büyük kayıpta olduğu gibi bu süreci kayıp vererek yaşayan pek çok birey kesinlikle daha farklı hissedecektir. 

 

E. Y.: ‘Bilmeye çalışmama' konusunda işine eşlik eden bir alıntı var. Senin için bilgi ne anlama geliyor? Bilgi ile kurulan ilişki hele bu salgın gündeminde nasıl belirleyici oluyor? Bilginin yüceltildiği bir kültürel ortamda olduğumuzu düşünürsek bilmeye çalışmamanın kendisi bir pasif direniş yöntemi sayılabilir mi?  Ve ne tür bir bilgiden söz ediyorsun? Doğrudan bir göndermen olmasa da bilgi-iktidar ilişkisine dair ne söylemek istersin?

Safa Baran Öcal: Karantina başlamadan bir hafta önce yapılacak işler listesi o kadar uzundu ki, içimden şu dünya bir ay falan dursa da kapanıp şu işleri halletsem diye geçirdim. Keşke başka bir şey isteseymişim… Neydi peki bu dünyanın durmasını isteyecek kadar önemli işler? Acaba canımı sıkacak, gündemimi, zihnimi meşgul edecek kadar önemli miydi gerçekten? İzlenecek filmler, okunacak kitaplar, araştırılacak konular gibi uzayıp giden listeler…

Pek çok şeyi öğrenmem gerektiği sürekli vurgulanıyor; yoksa aç kalırım, cahil kalırım, dışlanırım. Bilgiye o kadar hızlı ulaşılıyor ki ‘açıp bakmadın mı yoksa' diye aşağılanma korkusuyla belki de bilmiyorum demekten korkulan zamanlardan geçiyoruz. Zihnim gerekli gereksiz pek çok bilgiyle dolu. Kim nerede ne yapmış, adını bile ilk defa duyduğum bir ülkede neler olmuş, hiç izlemediğim televizyon dizisindeki karakter neden ölmüş gibi pek çok detay ve gereksiz bilgi. Bir yandan da karantina sürecinde sürekli değişen gündem, her gün verilen istatistikler, korunma ve hijyen önerileri, komplo teorileri, asparagas haberler… Bunların dışında sanki evde kendimizi geliştirmek için kalmışız gibi film önerileri, okuma önerileri, açılan arşivler, sanal müze turları gibi aktiviteler.

Yaratıcı süreçler durup düşünmekten, sakin olmaktan, aylaklıktan, sarsaklıktan, koşmak yerine ağır aksak yürümekten damıtılmaz mı? Yaratıcılık boşa geçirilen zamanın tortusu değil midir? Peki, üstüme bu kadar bilgi yağarken, öğrenmem ve bilmem gerektiği her fırsatta dile getirilirken nasıl boşa zaman geçireceğim? Üstelik tembelliğin ve aylaklığın büyük bir utanç hatta hastalık sayıldığı, zamanını dolu ve verimli geçirmek zorunda olduğunun her dakika sana hatırlatıldığı bir çağdayken. Sırtımda durup beni sürekli kamçılayan bu sayısal zekalı modernist canavardan kurtulmak için belki de doğru zamandır.

Bu süreçte hayatta kalmak ve ruh halimi sağlam tutmak için çabalamam gerekirken bu eli kamçılı dürtü ‘yeni bir dil öğrenirsin', ‘uzun süredir düzeltmediğin kütüphaneni düzeltirsin', ‘zamansızlıktan yakınıp ertelediğin işlerini yaparsın' diye içten içe kulağıma fısıldamaya başladı. Durup ölüm, yaşam, kendim ve hayat gibi aslında pamuk ipliğine bağlı olan mefhumları sorgulamak yerine nasıl daha fazla şey öğrenebilirim, kendimi nasıl geliştirebilirim, krizi nasıl fırsata çevirebilirim diye hesaplar yapmaya başladım. Başımıza gelen onca şey, sanki bu hırs dürtüsü yüzünden gelmemiş gibi... İktidar hırsı, kazanma hırsı, tüketme hırsı… Bazen bazı şeyleri bilmemek, her şeyi öğrenmeye çalışmamak, amaçsızca savrularak değil akışa bırakarak, inatla değil sebatla, koşarak değil ağır aksak yürüyerek, biraz gündemsiz, belki mevzusuz. Her şeyi çok ciddiye almayarak yaşamak hayatı… Bu düşünceler eşliğinde kendi pandemi güncemi; altı tane dikey, mavi ve gümüşi tonların ağırlıkta olduğu, netsiz, durağan, görece yumuşak odaklı fotoğraflarla oluşturdum. Ne olduğu ilk bakışta pek anlaşılamayan, baktığı ve düşündüğü başka şeyler olan, gündemsiz olmak için çabalayan, dalgın bakışlı birisinin gözünün önündekiler.

 

E. Y.: Ekip içinde İstanbul'da olmayan birkaç kişiden birisin salgını ailenin yanında geçirmek onlarla fotoğraf üzerinden yeniden bir ilişki inşa etmek nasıl bir süreç oldu? Evin hakikatini kendi perspektifinden biraz açabilir misin? 

Ateş Alpar: Salgının ilk haftasında sürecin uzayacağını tahmin ederek, ailemle vakit geçirmenin daha iyi olabileceğini düşünüp Adana'ya döndüm. Annem ve babam, açıklanan "riskli yaş grubuna" dahildiler ve onların yanında olmam gerekiyordu. Birbirimize güç vermemiz, destek olmamız gereken zamanlardan geçiyorduk. İlk haftalarda bir yandan siyasal sürecin tıkanıklığı diğer yandan gündelik yaşamın sıkıntıları derken, bir arada olmanın zorluklarını da yaşıyorduk… Annem ve ablamla bu süreçte daha önce hiç konuşup paylaşmadığımız şeyleri konuştuk. Birçok hikaye dinledim annemden. Bazen aile albümlerini açtık, fotoğraflara baktık uzun uzun. Eski fotoğraflara bakmak ve geçmişi anmak, şimdi ayrı ve uzakta olduğumuz, politik mücadeleyi sert bir biçimde yaşamış yakınlarımızı hatırlattı ve hüzünlendik. Anneannem geldi. Adı Asya. Bizde iki hafta kaldı. Asya'nın anıları ve hikayeleri bana her zaman umut vermiştir. Onu dinlerken yine aynı duygular içindeydim. Asya'nın benimle paylaştığı Mem-u Zin ya da Şahmaran hikayeleri, daha önce okuduklarımdan çok daha farklıydı. Asya'nın aşk, özgürlük, umut ve direniş hikayeleri beni her gün hayata yeniden bağladı, bana ayakta durma gücü verdi. Onun fotoğraflarını çektim ve bunun beni de, ailemi de iyileştirici etkisi olduğunu gördüm. Onun her fotoğrafında, portresinde, yeni bir imgeyle yüzleştim ve yeni bir imgenin her zaman mümkün olabileceğini anladım.

Altı yıldır fotoğraf çekiyorum ve fark ettim ki ailemin fotoğraflarını hiç çekmemişim. Asya'yı ve annemi fotoğraflarken uzun zamandan sonra ilk defa böyle mutlu olduklarını fark ettim. Her şeye rağmen evi gözlemlemeye ve ailemi anlamaya çalıştım. Birlikte olduğumuz onca zaman boyunca yaşadıklarımdan daha fazlasını korona günlerinde, bu ziyaret sırasında yaşadım diyebilirim. Bazen günler süren sessizlik bizi düşünmeye, birarada nasıl yaşayacağımıza kafa yormaya itti. Herkesin evde kendi yaşam alanı olduğunu, herkesin bir köşeye çekilip yapmaktan hoşlandığı şeyi yaptığını fark ettim. Birarada olmamız gerekiyordu belki, hatta bazen böyle felaketlerin iyi şeylere vesile olabileceği de aklıma gelmiyor değildi ama aile kurumu söz konusu olduğunda, birlikteliğin mümkün olamadığını da düşünüyorum. Aile kurumu devlete benzer. İkisiyle de uyumsuz ve uyuşmaz ilişkilerimiz var ve birer kurumsal yapı olarak ben ikisini de içselleştiremedim. Aile fikrine ya da hakikatine toplumsal açıdan baktığımda onun hep kaygan bir zeminde inşa edilmiş, gelgitli ve güvenilmez olduğunu düşünmüşümdür. Bireysel olarak ise aile, yola devam etmek için her zaman geri dönebileceğimizi bildiğimiz, yeni bir inşanın her zaman mümkün olabileceğini gösteren, hatırlatan bir yer olsa gerek. Sanırım ben aileden çok, evi ve ev kavramı ile simgeleşen, kendi ile baş başa olma, üretici bir yalnızlık içinde olma, serbestlik gibi bazı başka durumları daha çok tercih ediyorum.

 

E. Y.: Salgınla beraber sanat alanında prekarya olarak sanatçıların kırılganlıklarına dair başka bir farkındalık gelişti. Kimlik ve aidiyet tartışmasını farklı bağlamlarda gerçekleştirdiğini biliyorum. Göçmen olmak gibi, kırılganlıkları pekiştiren varoluşları da düşünerek bir sanatçı birliği, örgütlenmesi bu tür süreçlerden daha hasarsız çıkmaya olanak tanıyacak bir biraradalık sence mümkün mü? Bunun yolları neler olabilir?

Denef Huvaj: Prekarya aslında bir süredir üzerine kafa yorduğum bir tanım. Sınıfsal olarak konumlanması üzerine demek daha doğru aslında. Prekarya yeni bir tehlikeli sınıf mı? Nedir bu Prekarya? Nereye doğru ilerliyor? Sanırım bunun en kapsamlı araştırmalarından birini Guy Standing yapmıştı. İlk kitabı ‘Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf' ile bu konuyu tartışmaya açmış ardından bir bildirge yayınlamıştı. Ve prekaryanın da bir araya gelip yeni bir bildirge yaratması gerektiğini öneriyordu. Guy Standing'in bazı öneri ve görüşlerine katılmıyor olsam da ilk ilgimi çektiği zaman kitabına ulaştığım zaman diyebilirim. Bu konu için iyi bir kaynak. Kendi adıma meselelere (örgütlenme, göçmenlik) sınıfsal bir açıdan yaklaşmaya çalışıyorum. Sosyalist bir perspektiften de diyebiliriz. Prekaryayı bu açıdan ele aldığımda (ki batı kapitalizminin geliştirdiği tepkileri de gördüğümüzde -bir gelenek olarak nominalizm gibi) bir mücadele alanı olarak kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. 

Pandemi sürecinde ‘precarious' (güvencesiz) sıfatı daha belirginleşti ve daha yoğun bir sömürü alanına dönüştü. Aslında bu güvencesizliğin normalleştirildiği, kabul gördüğü durum, bir kriz anında parçalara ayrıldı, dökülüyor. Birçok çalışanın da bu yeni sınıfa dahil olmasıyla kriz yükseldi. Teşhire daha açık hale geldi. Bu sürecin var olan sorunların, mücadelenin ve örgütlenmenin tartışmaya açılması için en uygun zamanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Kendine verilen unvanları yerle bir edip yeni bir dil bulmak için en elverişli zaman. Sanat bunu en iyi şekilde teşhir edebilir. Bunun en temel gereksinimlerinden biri de örgütlenmek tabii. Ortak bir dil yaratmak, tartışmak, dayanışmak ve yeniden üretmek için sanatçı örgütlenmelerine ihtiyaç duyuyoruz. Bu örgütlenmelerde muhakkak ki ayrışmalar olacak, farklı diller gelişecektir. Ama bunların hepsinin ilerici bir adım olacağına ve yeni üretimleri teşvik edeceğine inanıyorum. 

Göçmenlere gelecek olursak Batı Avrupa'daki prekarya gösterilerinin en güçlü bileşenleri göçmenlerdi. Bu gösterilerde özgürce göç etme hakkı ve vatandaşlık geliri de vardı. Göçmenlik birçok açıdan ele alınacak bir konu. Ama yine aynı bağlamdan ilerlersek en kırılgan ve sömürüye açık gruplardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Aynı sınıfsal sorunlar üzerinden ortaklaşmamız dışında sömürüldükleri otoriteler tarafından aşağılanan nefret söylemlerine, ırkçı saldırılara maruz kalan bir grup. Ucuz iş gücü ile ekonomiye katkıda bulunan ‘kahramanlar' ve yerel halkın işini çalan ‘hırsızlar'. Yine Guy Standing'in Prekarya kitabında İtalya'daki göçmen işçiler ile ilgili güzel bir bölüm var.  Önce şehre özellikle getirilen ve izinsiz çalıştırılan Çinli göçmen tekstil işçilerinden bahsediyor. Hızlıca yükselen tekstil üretiminden memnun olan yönetim, işçilerin izinsiz çalıştırılmasına müsaade ederken, onların üretim bölgelerine yerleşmesini de destekliyor. Ta ki başka bölgelerde benzer şekildeki üretimlerin artmasına kadar. Şehir bu artışla rekabet edemiyor ve firmalar iflas ediyor. Bunun ardından oluşan göçmen mahalleleri basılıyor, iş yerlerine gece baskınları düzenleniyor. Yasa dışı çalışan göçmenler tarif edilirken ‘kötüler ordusu' tanımını kullanıyor. Çin Büyükelçisi bu olaylar yüzünden Roma'dan ayrılıyor ve o dönem için göçmenlere yapılanların ‘Nazi'lerin yaptıklarını anımsattığını' söylüyor. Hiçbir güvencesi olmayan işçiler sınır dışı ediliyor.

Son yıllarda ‘göçmen karşıtlığı' iyice su yüzüne çıktı ve popüler bir hal aldı. Birçok iktidar buradan konumlanıyor. İngiltere ‘ülkeye katkısı olmayan göçmenleri istemiyoruz' diyor. Trump'ın göçmenlere yaklaşımı ortada.  Temelde zaten sömürüye maruz kalan ve haklarından mahrum bırakılan sınıfların yoksunluğunu ‘bana verilmeyen hakları başka yerlerden gelenlere mi vereceksiniz'e dönüştürmek çok basit. Asıl istenmesi gereken yerden gelmeyen hakları başkası elinden alıyor sanrısına kapılmak çok kolay. Ve bunun karşısına misafirperverlikle çıkmak çok basit bir yaklaşım. Burada yine bize düşenin sosyolojik, ekonomik ve kültürel anlamlarıyla bu dinamiklere kafa yormak, asıl konuları işaret eden tartışmalar açmak ve üretimler ortaya koymak ki senin de dediğin gibi göçmen (sürülmüş) bir ailenin çocuğu olarak ‘sürgün, soykırım, göçmenlik' benim de odaklandığım konular arasında. Zaten sanıyorum ki hikayelerimizde odağımız olan konular da içinde büyüdüğümüz toplumun psikolojisiyle şekilleniyor. İlk dikkatimizi bizi büyütenlerin baktığı yer çekiyor.

 

E. Y.: Bu tür dönemlerde, hayatın kırılmaya uğradığı zamanlarda sanat ile ilişkiyi güçlü tutmanın olumlu ve olumsuz tarafları neler?  Salgın sürecinde sanatçıların sıra dışı koşullarla baş etme yöntemleri, kırılganlıkları, geçim dertleri ve güvencesizlikleri ile ilgili neler yaşanıyor? Sanat alanında örgütlenme bakımından bir kıpırdanma var mı, bir hareketlilik yaşanıyor mu? Bu süreçte tanık olduğun neler oldu?

No Identity: Bu dönemin başka bir dönemle kıyaslanamayacağını düşündüğümden iki farklı şekilde cevap vereceğim. Pandemi günleri durumumu anlamama, her bakımdan hayatımda boşluğu kabul etmeme sebep olan bir dönemdi. Sosyal medyada gördüğüm sanatçıların ve kurumların ‘ben buradayım' halleri, benim sanatsal anlamda kendimi sorgulamama ve 'iş üretmeme' kararı almama neden oldu. Fakat normalde kriz zamanlarında üretim pratiğimde güncele dair kayıtlar tutmaya ve krizin insana yansımasını algılamaya çalışırım. Olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirmek yerine çok fazla içselleştiğim ve kendimi sürecin sonunda algılamak istediğim bir dönemi yaşamaya devam ediyorum. Süreçte bireysel olarak iş üretmiyorum; daha ziyade online çalışma, okuma grubu ve kolektif hareket eden gruplarla beraberim ve yalnız hissetmemek çok iyi geliyor.

Bu sürecin en kayda değer tarafı zorlanma anlarında çıktı. Online olarak toplu görüşme imkanı ister istemez bir araya gelme alışkanlığımızı değiştirip aynı problemleri, kaygıları hep beraber söylememize olanak verdi ve bu yeni bir sorunla baş etme yöntemi üretti. Geçim dertleri ve gelecek kaygısı ise koca bir muamma ki hiçbir sektörle kıyas kabul etmeyecek bir belirsizlik taşıyoruz. Normal koşullarda dahi ücretini kültür sanat işleriyle bağlantılı olarak kazanan sanatçının galeri-müze kapısını zaten geçim kaynağı görmeyip yetkinliklerini mesleğe dönüştürdüğü alanlarımızın hepsi şu an kullanım dışı.  

Çevrimiçi topluluklarda, örgütlenme bağlamında en azından grup üyelerinin birbirlerinin derdini biliyor olmasını kıymetli buluyorum. Hali hazırda sanatsal üretim niyeti ile bir araya gelen İzole Project, elli kişinin "sen nasılsın" sorusuna, kişisel geçim dertlerimizin de konuşulmasına imkan tanıması açısından çok değerli. Bu süreç beraber hareket etmeye dair bize ipuçları veriyor yoksa evde tek başımıza üretirken çok yalnızız.

 

E. Y.: Salgının ilk günlerinden bugüne kadar neler deneyimlediğini paylaşabilir misin? Belgesel fotoğraf üreten bir sanatçı olarak kamusal alandan toplumsal öznelerin çekilmesi ve alışıldık anlamıyla fotoğraflanacak 'şeyin' kalmaması konusunda senin fikrin nedir ve eğilimin nedir?

Şener Yılmaz Aslan: Salgının ilk günleri maskeli insanların fotoğraflarını çekiyordum sokaklarda. Sokaklarda yalnızca birkaç kişide vardı. Gün geçtikçe maske takanların sayısı arttı ve sonunda neredeyse maske takmayan kimse kalmadı. Çin'deki hava kirliliği nedeniyle maskeli insan fotoğraflarına çok önceden alışıktık aslında. Ancak bir gün bunun İstanbul'da da olacağını kimse tahmin edemezdi. Maske takmak olağanlaştıkça da maskeli insanların fotoğrafını çekmek anlamsızlaşmaya başladı. Hafta sonları sokağa çıkma yasakları başlayınca da boş sokak manzaraları ile ilgilenmeye başladım. Yıllardır yaşadığım Kadıköy'ün tamamen boş sokaklarında gezmeye başladığımda ise 2016 yılının Nisan ayında sokağa çıkma yasakları sırasında bir fotoğraf projesi için gittiğim Şırnak İdil'i hatırladım. İdil'e göre Kadıköy'de görsel açıdan tek eksik hendek ve barikatlardı belki biraz da kurşunlanmış yıkık dökük evler.

Alışıldık olan bir görüntü, yalnızca alışıldığın dışına çıktığı bir zaman diliminde yani gelecekte ilgi çekici ve işe yarar olur. Mesela eski İstanbul fotoğrafları çekildiği tarihlere nazaran şimdi daha çok ilgi çekicidir. Ancak şu anki zaten alışılmadık olan durumun ilgi çekmesi için geleceği beklememize gerek yok ama yavaş yavaş bu ilgi de kayboluyor. Çünkü alışıldık hale geliyor; insan her şeye çok çabuk ayak uyduruyor. Maskeli insan fotoğrafları, boş sokak manzaraları milyonlarca kez çekilip tüketildi bile ama hala her çekilen fotoğrafın biricik olduğunu düşünenlerdenim. Bu yüzden de bu günleri gözlemlemeye ve çekmeye doyamıyorum. Yine de, her ne kadar boş sokaklar için dışarı çıksam da en çok dikkatimi böyle bir olağanüstü durumda bile çalışmak zorunda olanlar çekiyor... İnsansız manzaralar da bugünlerde hiç olmadığı kadar insan hikayeleri içeriyor ancak yine de böylesi olağanüstü bir durumda çalışmak zorunda olanlara dalıyor, çıkamıyorum.

 

E. Y.: Farklı kelimeleri saklayarak yeni cümleler kurduğun bir çalışman var. Hatta hepsinin bütününe bir bulmaca çözer gibi yaklaşırsak çalışmanın anlamına vakıf olabiliyoruz. Bu işin kimyasını bize biraz açık eder misin? Tipeks kitap sayfası üzerinde gezinmeye nasıl başladı?

Gizem Ünlü: Salgın sürecinde önce, kendimle ve daha çok da ailemle, sevdiklerimin sağlığıyla ilgili çok yoğun bir kaygı yaşadım. Öyle ki bir dönem her şeyi dev bir kaygı bulutunun ardından gördüm diyebilirim. Tabi bu kaygı hali hareket etmeyi, herhangi bir eylemde bulunmayı tamamen askıya alan bir hal. Karantina sürecinin üzerine eklenen başka bir kıpırdayamama hali. Bu süreçte zaten hepimiz bu ‘kıpırdayamama' durumunu tecrübe ettik. Fakat benim bahsettiğim daha ziyade hiçbir şey yapamama gibi bir durumdu. Başlangıçta, evin içinde sürekli huzursuz gezdiğim, biraz orada, biraz burada ayakta durduğum, oturamadığım, obsesif şekilde sürekli evde bir şeylerin yerini değiştirip, temizlik yaptığım bir süreçti. Kafamın içi darmadağınık olduğundan etrafımda ne varsa düzenlemeye başladım. Tabi evde kalmak, kalabilmek büyük bir ayrıcalık. Bu da insanı çok rahatsız ediyor. Yaşamın ne kadar kırılgan olduğu hepimizin suratına çarptı ama herkes öyle aynı gemide, eşit şartlarda değil maalesef.

Bir iki hafta geçtikten sonra sakinleştim. Yavaş yavaş bir rutin oluşmaya başladı. İçe kapandım diyebilir miyim, bilmiyorum. Daha ziyade hem kendi içime hem de başka bir gözle dışarıya bakmak, hatta dönüp dönüp tekrar bakmak aslında. İzole'deki üretimimi de iş olarak göremiyorum. Daha çok bir oyun oldu benim için. Karantina döneminin başından beri ciddi bir odaklanma problemi yaşıyorum. Okuduğum kitapların çoğunu yarım bıraktım. Seneler önce okuduğum bir romana başlamaya niyetlendim. Sanki daha kolay odaklanabilirmişim gibi geldi. Başladım fakat asla okuyamıyorum. Beş, on sayfa okuyorum sonra kendimi başka şeyler düşünürken buluyorum, tekrar başa dönüyorum. Hatta dikkatimi taze tutmak için yürüyerek okumaya başladım. Zaten durumun kendisi de ileri geri yürümek gibi. Böyle böyle üç beş defa başa döndüm ve romanın ilk sayfasını defalarca okudum herhalde. Bir yerden sonra da vazgeçtim zaten okumaya çalışmaktan. Daha sonra bu sayfayla bir şey yapmaya karar verdim. Çünkü aynı sayfayı okumak neredeyse her gün tekrar ettiğim bir şeydi. Bu sayfayı evin bir odası gibi düşündüm, aynı yerde durma pratiği oldu bir anlamda.

Aynı yerde durarak, elimdekilerle, anlık kararlar ve seçimlerle ne yapabiliyorum? Azaltarak, eksilterek yeni cümleler kurabiliyor muyum? Olasılıkları tüketmek, mekanı tüketmek, metni tüketmek, tekrar tekrar okuyarak, yürüyerek…

 

E. Y.: Korona test sonucu pozitif çıkan bir sanatçı olarak hepimizden farklı şekilde bu süreci deneyimlediğine dair bir varsayıma sahibim. Bu süreci nasıl yaşadın ve seni nasıl etkiledi? Bundan sonrası için ne anlam taşıyor? Sanat ile kurduğun ilişki bir dönüşüme uğradı mı? 

Emin Berk: İlk vaka görüldükten bir hafta sonra önce abim sonra ben semptomları hissetmeye başladık ve İstanbul'dan Sakarya'ya gittik. En başta evham yaptığımızı, grip olduğumuzu düşünüyorduk. Abimin fenalaşıp hastaneye gitmesinin ardından test sonucu pozitif çıktı ve ailecek hastaneye gittik. Tabii ben daha ambulansa biner binmez kolumdaki damar yoluyla çantamı tutup diğer elimle fotoğraf çekmeye çalışınca iğne korkumdan dolayı defalarca kez tansiyonum düştü. Bir kez de bayıldım. Ardından içeride kan testlerimize ve ciğer filmimize bakıldı. Neyse ki annem ve babamda hiçbir şey çıkmadı. Ablamın kan testinde, benimse ciğer filmimde virüs izlerine rastlandı ve hastaneye yatışımız uygun görüldü. Akciğer filmindeki lezyonları gören doktor ‘korona olmaman imkansız' dedi. Her şeye rağmen içimden gelen tek şey belgelemek ve görsel notlar oluşturmaktı. Düşük tansiyon ve mide bulantısıyla fotoğraf çekmeye çalıştım. Bekleme sürecinin ardından odalarımıza götürüldük. İlk gece ablamla farklı odalarda, sonraki üç gün birlikte kaldık. Üç günün sonunda benim pozitif, ablamın negatif çıkması üzerine ben farklı bir odaya alındım. Bir gün sonra da taburcu olduk. Abim ile beraber İstanbul'a, evimize geldik. Süreç tabii ki psikolojik olarak çok yıprattı ama ürettiğim işlerin merkezinde daima ‘bellek' var. Kendi belleğim, alt kültürlerin belleği ve toplumun belleği. Martin Scorsese'nin de dediği gibi ‘en kişisel olan en yaratıcı olandır.'

21 yaşındayım. Zihnim taze. Tatlı ya da acı, çoğu zaman anıları ufak bir tebessümle anımsıyorum. Her zaman bunlar üzerine ne yapabilirim diye düşünüyorum. Bu noktada sürecin sıkıntılı kısmı benim için başlıyor. Hastane süreci bana geçmişte yaşanan hastane anılarını, ev içinde yaşanan sorunları ve parasızlığı hatırlatıyor. Belki de zihnimde bunları bir araya getiren, hastane hemşiresinin titrek ve üzgün bir sesle ilk gece odayı paylaştığım kişiden sigortası olmadığı için 78 TL istemesi oldu. Hastane süreci benim için defalarca kez yaşanmış bir sürenin tekrarı. Gündelik yaşamımda da sanat üretimimde de bundan sonrası benim için aynı anlamı taşıyor. Bergson'un dediği gibi ‘Süreyi oluşturan şey bellektir, geçmişin şimdide yaşamayı sürdürmesidir. Yaşamın özü, benliğimizin süresi anılarımızdır.'

 

E. Y.: Duygu durumunu yansıtacak kolaj işlerin var. Salgın sürecinde sanatsal ifade araçlarıyla ilişkilenmek, üretmek genel olarak sahip olduğun ruh halini nasıl etkiledi? Ruhsal olarak rahatlatan ya da rahatsızlık veren, zihinsel olarak yaşananları kavranabilir kılan yanları var mı? Bu mekanizma sen de nasıl çalışıyor ve bu süreçte Bergama'da yaşıyor olmanın kendine özgü halleri varsa biraz bahsedebilir misin? 

Günseli Baki: Pandemi sebebiyle içeriye kapandığımız ilk hafta tam olarak neler olduğunu ve bunun ne kadar süreceğini kavrayamadık. İki buçuk yıl önce taşındığımız Bergama'da, atölyemizin evimizin altında olması sebebiyle evde olma, içeriye kapanma haline çok uzun zaman önce alışmıştım. Gündemdeki sarsıcı bir gelişmenin insanların üzerindeki etkisinin burada İstanbul'da hissedilen etkiden daha az olduğunu söyleyebilirim. Ama pandemi döneminde böyle olmadı. Ailem İstanbul'da olduğu için çok daha endişeliydim. Aslında ilk başlarda bir yangın nedeniyle Eylül'den Nisan'a ertelenen sergimin ikinci kez iptal olması, heyecanla başlamasını beklediğimiz Sarı Denizaltı Sanat İnisiyatifi'nin projelerinin belirsiz bir tarihe ertelenmesi gibi durumlar herkes gibi benim üzerimde de pandemiden bağımsız olarak bir gerginlik ve hayal kırıklığı yarattı. Bu gerginliği yaratan da sanırım ertelenme ya da iptallerden çok belli bir düzen içinde planlara göre yaşarken birdenbire ortaya çıkan bu belirsizlikti. Sonrasında ekranlara yapışık yaşamaya başladık; acaba bugün kaç kişiyi daha kaybettiğimiz haberini bekliyorduk. O ilk başlarda yaşadığımız planların iptali ya da ertelenmesine bağlı hayal kırıklığı yerini birden endişeye bıraktı. Ölümlü bir bedende yaşıyorduk ve bunun farkındalığıyla zaman hem bükülüyor hem de hızla geçiyordu. Aslında ilk yaptığım çalışma, evdeki ayak izlerimin haritası üzerinden zamanın büküldüğünü anlatan bir video çalışmaydı. Distopik bir filmin içindeyiz gibi hissediyordum. Bir yandan günlük yazıyor bir yandan da haberlerde her gün birçok insanın yorum yaptığı ‘Hayat ne zaman normale dönecek?' haber başlıklarını toplamaya ve dikkatimi çeken her şeyi biriktirmeye başladım, uyarı seslerini kaydettim. Bunlarla ne yapacağımı bilmiyorum ama bu durum bende bir üretime dönüştürme hevesiyle değil, genelde bir refleks olarak ortaya çıkıyor. Fotoğraf kolajları da öyle ortaya çıktı, bir refleks olarak.

Pandeminin yirminci gününden itibaren, giderek artan endişelerimizin hem benim hem de eşimin üzerinde sersemlik, baş dönmesi, bulanık görme, kulak çınlaması gibi fiziksel etkileri başladı. Ekranlardan uzaklaşmak istiyordum, dijital olan her şeyden. Dokunma ihtiyacı hissediyordum. Yıllardır biriktirdiğim dergileri masanın üzerine yayıp ilgimi çeken imgeleri kesmeye başladım. Bu kolaj çalışmalarını yaparken hem bulanık görüyordum hem de sersemlik hali vardı üzerimde. Planlı ve düzenli olma hali, çoğu zaman fotoğraf kadrajlarımda da ortaya çıkıyor ama kolajlarda bunun tersi oldu. Kolajlardaki imgeler; yamuk kesimler ve dağınık yerleştirmeler olarak kendi içinde düzenleniyordu. Çalışmalardan ilki ‘ölümün farkındalığı' olarak ortaya çıktı sonra diğer üçü de duygu durumumun diğer yansımaları olarak şekillendi. Son kolaj beş dakikada, iki kolaj ise haftalarca üzerindeki imgeleri değiştirerek son halini aldı. Bu kolajları üretmenin zihinsel olarak yaşadıklarımızı kavrama konusunda bana yardımcı olduğunu söyleyemem ama bunları yapmak beni dijital ortamlardan, haberlerden uzaklaştırmıştı. Pandemi sürecindeki psikolojik durumun yansıması olan fiziksel belirtileri belki de kolajları yaparak ortadan kaldırmaya çalışıyordum. Çünkü sanatın kesinlikle sağaltıcı etkisi olduğuna inanıyorum. Jo Spence, Catherine Opie gibi sanatçıların işleri ve performans sanatı beni çok etkiliyor. Daha önce yaptığım terapötik fotoğraf çalışması "-De hali" ya da performatif beden serisi olarak ürettiğim "Daralmanın Devinimi" işleri de bana iyi gelen, gerçeklerle yüzleşmemde yol gösteren çalışmalardı. "Git Üstüne Bir Şey" sergisi de öyle. Kadınların bedenleri üzerinden aldıkları ilk uyarının ne olduğu sorusundan yola çıkarak, sanat yoluyla kadının bedeni üzerindeki yabancılaşmayı dönüştürmeyi ve göz önüne sermeyi hedefleyen fotoğraf, video ve yerleştirmeden oluşan bir çalışmaydı o da. Aslında şimdi bütün bunları yazarak sorunu cevaplandırırken görüyorum ki belki de tüm bu çalışmaların bende bir refleks ya da tepki olarak ortaya çıktığını söylemek mümkün. Ve bunları üretirken kafamın içinde bir yerlerde her zaman hayran olduğum bir sanatçının sesi var; o da Louise Bourgeois. Çalışmalarını, sanata bakışını ve en önemlisi kendinden yola çıkarak yaptığı çalışmaların bir izleyici olarak benim üzerimdeki etkisini bildiğim için ben de başkalarına hissettirebilirim ve dönüştürebilirim umudu taşıyor olabilirim. Belki de birçok çalışmamda o da zihnimde bir yerde bana bir cümlesiyle, bir heykel ya da resmiyle eşlik ediyordur, kim bilir?

 

E. Y.: Kendini kuir olarak tanımlayan bir sanatçısın. Salgın süreciyle beraber sokağa çıkamamak ne hissettirdi? Evin anlamı nasıl değişti? Sence sokak olmadan kuir bir gelecek mümkün mü? ve Onur Haftası yaklaşırken LGBTİ bireylerin mücadelesi sence nasıl bir boyut kazanacak? 

Ömer Tevfik Erten: Kuir bir sanatçı olarak bu sürecin tüm insanlığın çıkarması gereken dersler içerdiğini düşünüyorum. Bu nedenle çok sevdiğim sokaklarla, sosyal hayatımla, sevdiklerimle mesafeli ilişki kurduğum bugünlerde, ilk önce kendime döndüm. Sık sık pencerenin kenarında değişen ruh hallerimi fark ediyorum. Yasaklar başlamadan önce sevgilimin yanına geldim. Birbirimize ilgi ve şefkat gösterirken olan biten karşısında iyimserliğimi korumaya çalışıyorum. Romantize edilen izole yaşam fikri pek çoğumuz için geçerli değil. Feminist ve kuir düşünürlerin vurguladığı gibi ''ev'' kavramı, birçok kadın ve kuir birey için güvenli bir yer değil, aksine bir şiddet alanı. Bir yandan ekonomik zorluklarla baş etmeye çalışırken diğer yandan LGBTİ+'ları hedef haline getiren yetkililerin söylemleri karşısında ''ev''in ve kamusal alanın güvenli olma ihtimalinin ortadan kalktığını düşünüyorum. Neyse ki hayatımızda dayanışma kültürü var, birbirimize destek oluyoruz. Gerek telefonla konuşarak gerek online toplantılarda, partilerde azıcık olsun özlemlerimizi gideriyor, kaygılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşıyoruz. Hayatımızın her alanına etki eden, daha önce hiçbirimizin deneyimlemediği Covid 19 karantinası, LGBTİ+ hareketinde ve kuir sanatta kendine yeni tartışma alanları bulacaktır. Kuir olmayan bir gelecek tahayyülünü mümkün görmüyorum. Ezelden beri vardık, yine var olacağız. 

 

E. Y.: Gündüz Vassaf ‘Cehenneme Övgü' kitabında, "Yaşamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur," der ve geceyi uyku zamanı olduğu gibi düş görme zamanı olarak tarif eder. Senin geceye dair meseleni biraz açmak ve bize de anlatmak ister misin? Biz sokaktayken her türlü karşılaşmanın, tekinsiz bir özgürlüğün öznesi olan gece, evlere kapanınca senin için hangi başka anlamlara büründü?  

M. Cevahir Akbaş: Benim için gündüz hep  yaşamı gece de ölümü temsil eder olmuştur. Bunun sebebi sanırım gündüz birçok canlı şeyle uyum içinde hareket etmemden kaynaklı diyebilirim. Güneşi merkeze alarak, gün içindeki değişimler sanırım bana bunu hissettiren… Gecenin sabitliği mi desem, karanlığın hakimiyeti mi bilmiyorum ama sessizlikle birlikte kendimi dinlemeye başlamam bende bir tekinsizlik hissettiriyor. 

Gecenin bir başka yönü de gündüzün karmaşasının aksine her şeye yoğunlaşabilmem. Zaman geçmiyor diyebilirim geceleri; sanırım çevremdeki herkes de bilir kül kedisi teorimi. Benlik değil pek. Zaten böyle olmasaydı, her uyandığım sabah yeniden doğmuş gibi hissetmezdim.

 

E. Y.: Evin dışında olmak zorunda olanlardansın. Salgın sürecini sanayide çalışarak geçirmek ne tür gözlemler yapmanı sağladı? Geçmişte asker olmak mahrumiyetler, zorunluluklar ve yasaklar düzleminde düşünürsek salgının gündelik hayatta yarattığı dönüşüme baktığında ne tür kesişimler ve çağrışımlar var?

İsmet Örs: Salgının dünyada yayılması, Türkiye'nin ilk vakası ile tanışması ve arkasından ilk ölümlü vakanın gerçekleşmesi, işlerin iyi gitmeyeceğine dair, tüm ülkede olduğu gibi hepimizde bir panik havası yarattı. Süreç gerçekleşirken sosyal izolasyon koşullarına uygun davrandık.  Evden çalışmaya uygun olanlar(!) koltuk altlarına laptoplarını alıp evlerinin yolunu tuttular. Biz kalanlar gözyaşları ile arkadaşlarımızı evlerine uğurladık. Biz her sabah içeri girişte alnının ortasına nişan alınan lazerli ateş ölçer ile vücut ısı kontrolü yapıldıktan sonra maskelerimizi takarak doğru bilgisayarlarımızın karşısına geçiyoruz.

Salgın can almaya başlayınca, her gün yüzlerce kişinin ölüm raporları açıklanınca, bir anda ofisteki herkes birbirinden korkar oldu. Biraz ciddi biraz şaka ile karışık mesafesini koruyamayanlar için kaba espriler eşliğinde ikazlar başladı. Hapşıran, burnunu çeken arkadaşlar, herkese ölüm makinası gibi görünmeye başladı. Bu arada işyerinde en kısa süredir çalışan benim, İkinci senem Nisan ayında doldu. Diğerleri ise dokuz ile on sekiz yıl arasında çalışma deneyimi olan arkadaşlar. Gelinen duruma bakar mısınız? Herkes birbirine adeta virüsünün kendisi gibi davranıyor. Adeta birbirimize yabancılaşıyorduk. Diğer yandan, bizler, ofistekiler, bir nebze göz önünde olduğumuzdan rahattık. Ancak evden çalışanlar, sanırım sabah ‘müdür uyandırma servisinden' o kadar huzurlu değildiler. ‘Ali, günaydın … işini gönderir misin?' uydurulmuş belirsiz süreler ile zoom üzerinden yapılan kontroller oluyordu.

Sanayide üretim devam ediyor. Diğer işyerlerinden öğreniyoruz. Beyaz yaka evde. Mavi yakalılar, sosyal izolasyonu sağlama adına ücretli veya ücretsiz izne çıkarılıyor. Benim çevremde tanık olduğum kadarıyla işyerleri, ücretsiz olarak işten çıkarmayı en son çare olarak uyguluyor. Çalışma süreleri ⅓ oranında azaltılmış durumda. Salgın sürecinde maskeler dağıtıldı, yemek salonları düzenlendi. Herkese tek masa, masa araları bir buçuk metre olarak düzenlendi. Salata büfesi artık yok. Yemekler tek kullanımlık kaplarda veriliyor. Herkes kendi isminin yazılı olduğu masada ve sandalyede yemek yiyor. Bu düzenleme sonrasında sandalyelerimizi birbirimizi görecek şekilde yerleştirdik. Her şeye rağmen birbirimize daha yakın olma isteği taşıyoruz. 

Eskiden Türk Silahlı Kuvvetleri'nde, Deniz Kuvvetleri'nin en nadide birliği, Sualtı Taarruz Komutanlığı'nın (SAT) bir üyesiydim. Sert, disiplinli, özgüveni ve öz disiplini en üst seviye olan insanların bulunduğu bir yerdi. Pandemi krizinin, SAT birliğinin saha operasyonlarında ortaya çıkan ‘yeni' ve ‘beklenmeyen' mücadele konseptiyle kesiştiğini söyleyebilirim. SAT'ta yeni ve beklenmeyen durumlara karşı, sahaya çıkmadan önce en ince ayrıntıları ile hesap edilmeye ve çözüm yolları bulunmaya çalışılır. Görevin başarısı için bu şarttır. Dünya genelinde bu yeni ve beklenmedik duruma karşı ne bir siyasi ne de kurumsal düzlemde hazırlık yoktu ve bu durum salgının kısa sürede yayılmasına olanak sağladı.

Yasaklara ayak uydurmak konusunda da bir şeyler paylaşmak istiyorum. İzole Project içinde zoom veya yazılı medya ile yaptığımız tartışma ve bilgi alışverişinde ‘kamusal alan' ile ilgili yapılan paylaşımlar en fazla dikkatimi çeken tartışma konuları oldu. Bize ait olan kamusal alanın varlığı şimdiye kadar odaklandığım bir konu değildi aslında. Zaten bizim değil miydi? Kamusal alanın iktidar tarafından boşaltılması ne demekti? Kamusal alana sahip çıkmak, çeşitlendirmek, yeni kamusal alanlar yaratmak konularında düşünmeye başladım. Bu durum, izolasyon konusuna daha farklı bir gözle bakmamı izlememi sağladı. TSK'da rütbe ve makamlara göre belirlenen dinlenme salonu, orduevi, yazlık alanlar gibi mekanların içinde yaşamaya alıştırılmış birisi olarak, sivil hayata dair kamusal mekan ve alanlara bakışım muhakkak diğerlerine göre yanıltıcı veya sert olabilir. Bu nedenlerden ötürü son dönemde iktidarın sokağa çıkma kısıtlamaları ile otoritesini meydan ve alanlarda daha fazla hissettirmesiyle, buna maruz kalan insanların pandemi sürecinden sonra vereceği ortak reaksiyonu merak ediyorum.

 

E. Y.: Salgın sürecinin senin dünyanda ne gibi karşılıkları oldu.  Günlük tutma pratiği senin kendine özgü deneyiminde hangi duygulara ya da yorumlamalara karşılık geldi?

Mine Aladağ: Kafa tatili yaptığımız bir inziva mı yoksa cehennem gibi bir hapis hayatı mı yaşıyoruz? Dengeyi bulamadığımız bugünlerin dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum. Geçmiş ve gelecek arasında mehter takımı gibi bir ileri bir geri gittiğimiz zamanlar, yarın dediğimiz zamanın bugün olduğunu zorla fark ettirdi. Arşivime bakarken stres, baskı ve kaygının her zaman var olduğunu görüyorum. Karantinanın ikinci haftasında yapmaya başladığım günlükte bu endişeyi yeniden deneyimledim.  Kendimizle ve evrenle bağ kurabilmek için gelecekten bize apaçık bir mesaj, doğru okumamız gereken bir mektup vardı. Bana göre söylediği tek şey "anda kalabilmeyi öğren" idi. Zaman daha yavaş akarken görünenin ötesinde bir şey olduğunu artık biliyorum. Yaşadığımız süreçte içimizdeki ve dışımızdaki dünyanın varlığının yapıcı ve yıkıcı gücünün farkına varıp iyi okuyabilirsek belki evren tarafından ödüllendirilebiliriz :) Yeni dünyaya doğru ilerliyoruz ve yaşam bizi ahtapot kollarıyla sarmalıyor.

 

E. Y.: Gündelik hayatın teferruatları senin için ne ifade ediyor? Bu yaşantı detaylarını montajlanmasında prensiplerin neler? Anlamı yeniden inşa ederken üretirken kendi sürecini aktarabilir misin? İşinin künyesinde okuduğum metin tek başına da çok mana taşıyor.  Video ile bir araya geldiğinde edebi tavrın daha çok ortaya çıkıyor. Salgın bunları bir araya nasıl getirdi? Ve, seni de biri kendi penceresinden kaydediyorsa?

Tolga Akbaş: ‘Gündelik hayat ve teferruatları' lafı ne kadar da sıkıcı değil mi?  Hep yapmamız gereken bir şeyler, yetişmemiz gereken yerler, planlarımız var ve bu planlar biraz sekteye uğradığında baş edemediğimiz o huzursuzluk hali. Yaşadığımız, tam ortasında olduğumuz şey de bu aslında. Bir yanda kısmen devam eden gündelik hayat, bir yanda da baskıyı iliklerine kadar hisseden eve kapanmışlar. Ben bu ikicisi oluyorum. Normalde de dışarısıyla bağı kopuk biri olarak bunu rahatça söyleyebilirim. İletişim kanalları kapalı biri değilim ama ne zaman gündelik hayatın bir parçası olsam, küfrederek eve koşar halde buluyorum kendimi. Sanırım insan seven biri değilim ben. Bu nedenle yeryüzünde en önemsediğim şey ‘özel alan'. Araç-gereçleri ve alet edevatı da unutmamak gerekli.  Canlılarla ne zaman iletişime geçsem bir şekilde zarar gördüğüm ve zarar verdiğimi uzun süre önce anladım. Bu nedenle ilişkilerim daha çok cansız nesnelerle oluyor. Kimi zaman kimsenin görmediği foto kitaplar yapıyorum, kimi zaman da kimyasallarla uğraşmayı seviyorum. Kaçınız sülfürik asit şişesine sevgiyle baktı? Neyse :) Benim için gündelik hayat evim, teferruatlar da aletlerim oldu. Sakın ‘ne kadar da asosyal' demeyin. Dört duvar örüp kapatmadım kendimi, halen gürültü yapan komşularımla tartışıyor, nadiren de olsa arkadaşlarımla bir şeyler içiyorum. Eğer benzetmiyorlarsa beni birkaç sergide görenler de var.

‘İnsan sevmeyen biri' demiştim kendim için. Bunu gerçekten düzeltmek, ‘hayır aslında öyle demek istememiştim' demek istemiyorum. Genel olarak sevmiyorum insanları, çoğu kez kendimi de sevmiyorum. Ama insanların bir şeyleri değiştirmesi, aşındırması, yıpratması, yok etmesi ve benim bir şekilde bunları gözlüyor olmam bana keyif veriyor. Benim gündelik hayat ve teferruatlarıyla en önemli ilişkim genelde bu şekilde oluyor. Ben bir süreç görüntüleyicisiyim. Bir avcı gibi nefesimi tutar ve kaydederim. Bu kimi zaman yıllar süren bir süreçken kimi zaman da gündelik hayatın daha içinde olan kısa süreçler olabilir. Değişimin gerçeklerine ancak süreçleri derleyerek ulaşabileceğimize inanıyorum.

İçinde bulunduğumuz olağanüstü günlerde de yine kaydettim. Sokağı gören sadece iki pencerem vardı. Aslında ilk başta sadece kaydetmek niyetindeydim ama sonra işler değişmeye başladı. Eve kapandığımız/kapatıldığımız o ilk günler, pencerelerimi sallayan, havalandırma boşluklarından sesini duyduğum rüzgâr, camilerden her akşam okunan dualar, sokak sokak dolaşan ekmekçiler, polis sirenleri, insan simasını yok eden maskeler, sokakların ıssızlığı ilerleyen süreçte beni distopik bir hava içerisine soktu. Kendimi çok güçsüz, çaresiz, cesaretsiz ve en önemlisi de önemsiz hissettim. Biz bize yetemiyorduk.

Arabasını döven adama güldüm, çekirdek çitleyen teyzeyi seyrederken çekirdek çitledim.  Birden farklı şeyler görmeye başladım. Daldaki meyvenin, sokaktaki köpeğin, Ay'ın umurunda değildi olanlar. Penceremi açtığımda yağmur sonrası toprak kokusu aynıydı.

-spoiler içerir-

Peki gerçekten öyle miydi? Daha da yakınlaşmak, yakından bakmak istedim her şeye. İnebildiğim kadar detaya inmeye çalıştım. Bunu yaparken kendimden geçtiğim anlar da oldu, bir röntgencinin yaşadığı heyecanı yaşadığım anlar da. Aslında kendi distopyamın belgeselini çekiyordum yavaş yavaş. Dualar dua değil, sanki teslim olun çağrısını içeren çaresizliklere dönüştü. Kapıma ekmek getirenler ‘artık yürüyemeyeceksin' diyordu sanki. Daha da detaya indim. Artık her şeyin anlamını yitirdiği bir noktaya gelmiştim. Damarlarımda akan kanı görebiliyordum. Dualar, sevilen bir şarkının sözü gibi dilimde ve her şey hareket halindeydi. Tek kamera yetmedi, bir tane daha kurdum. Gece gündüz sürekli fotoğraf çekmeye başladım. Gündelik hayat artık önemini yitirmiş, detaylarda gördüğüm şeylerin bağımlısı olmuştum.

Senin sorunu süreç boyunca çok düşündüm "Ya seni de kendi penceresinden biri kaydediyorsa?" Umarım kaydetmiştir. Kaydetmediyse çok şey kaçırdı.

E. Y.: İzole Project katılımcılarından biri olarak projeyi, toplumsal anlamıyla görsel bellek oluşturmak gibi iddialı bir cümleyle nitelendirmek istemiyorum. Projenin, aradan zaman geçtikten sonra sanatçıların kendi bireysel belleklerinin doğasına dair izler ve ipuçları bulacakları bir havuz olacağını düşünüyorum. Bunun yanında, sanat izleyicilerinin üretimlere baktıklarında, salgın sürecine dair farklı sorular soruyor, kendi hayatlarındaki karşılıklarını düşünüyor ve sorguluyor olmaları, kolektif bir hedefe ulaştığımızı hissettiriyor.

İzole Project için ürettiğim günlük, salgına alışma sürecinde, olası tekinsiz ve depresif duygulardan kendimi koruyabilmemin planlanmadığım bir yolu oldu. Gündemi işgal edenin, zihnimi işgal etmemesi için ondan kurtulmanın bir yöntemi olarak bir görsel günlük tuttum. Başka bir deyişle, serzeniş dolu duygusal içerikli bir pandemi magazini denebilir. Yazıların fonlarını oluşturan görseller, özellikle medyada virüsü temsil etmek için tercih edilen imgelerin soyutlamaları ve metinlerde öne çıkan karakterlerden oluşuyor. Bilinmezlik içinde, takip edilemez hızda haber akışı karşısında, sağlıklı kalabilmek için gerilimimi topraklayan, oyunla neşemi köpürten iştahla ürettiğim bir iş oldu. Diğer sanatçıların üretim öykülerini okuduğumda da benzer ve taban tabana zıt kavrayış biçimleri olduğunu görmek hoş geliyor.

Projeye dahil olan tüm sanatçılara, sorularla beraber yeniden düşünen ve kendine yeni sorular soran, samimiyetle üretim sürecini paylaşanlara yeniden teşekkür etmek isterim. Yeni, uzun ve derinlikli konuşmalarda buluşmak üzere…