I.
19 Ekim 2006’da Perşembe günü, Hanif Han’ın 3. katında, ressam Biles’in atölyesindeyim. Atölyede yağlıboya resimler var. Elektrikli basit bir ısıtıcı, iki saksı çiçek, bir köşede geniş sehpanın üzerinde boyaların sıkıldığı büyük bir palet, karşı köşede basit bir masa, iskemle var. Eşyalar bu kadar. Onların gerisinde tuvaller, çerçeveli resimler odayı ve koridoru dolduruyor. Biles çok içe kapanık bir yapıya sahip. Adeta konuşurken bile sözcükler çok derinden ve uzak bir yoldan geliyormuş gibi bir hisse kapılabiliyor insan. En mükemmel, en uygun sözcüğü bulmaya çalıştığı, önce düşünüp sonra söylediği için olabilir bu. Kolay beğenmediği, çok titiz, seçici bir yapısı olduğu, resimlerinden de anlaşılıyor. İç dünyası ile baş başa kalmak isteyen, adeta rahatsız edilmek istemeyen ve sanki en çok atölyesinde rahat eden bir sanatçı. Atölyenin duvarlarında yapıştırıcı izleri görüyorum. Kalemle bazı notlar alınmış, boya izleri… Çok sade ve resme adanmış bir yaşam. Buraya girince hiçbir gösterişli nesneyle, tavırla karşılaşmıyorsunuz. Benimle en sade sözcüklerle konuştu. Bilgiççe bir tavırla hiç karşılaşmadım. Yani yaptığı resim dışında hiçbir yönden destek almayan, istemeyen, kendini yalnızca resme veren, maddî değerlere boşveren, kısaca yaşadığımız dünyaya aykırı bir adam.
Biles Öcal’a soruyorum:
-Nerde doğdunuz?
-İzmir’de, 1953’te.
-Hayat hikâyeniz?
-Dallı budaklı bir yaşantım yok. Karmaşık bir yaşantı değil benimki. Annem bankada çalışıyordu. Babam heykeltraş İsmail Hakkı, 1928 doğumlu, akademinin heykel bölümünden mezun. Resim öğretmenliğini sürdürürken heykel çalışmaları da yapardı. The Marmara binasının Garanti Bankası tarafındaki köşesinde soyut bir heykel vardır, babamın çalışması. O heykel şu sıra çok bakımsız. Üstünde olmaması gereken boya izleri var.
-Belki bu bir uyarı olur, bilinçli bir bakımdan geçirirler. Gelelim size…
-Okul dönemimde çok özel bir merakım yoktu, ama doğal bir yönlenmem vardı resme. Öğrenci ödevleri dışında resim yapmayı severdim. Resme ders olarak bakmıyordum. Çok uğraşırdım, beceremediğim resimleri yırtar tekrar yapardım, yırtar tekrar yapardım. Gizli bir ressam davranışım küçüklüğümden beri vardı. Ama galiba ilerde ressam olacağım diye bir fikir yoktu bende.
-Babanız farketti mi sizi?
-O da öyle rast geldi, bir dönem hocam oldu okulda. Onun teşvikiyle Akademi’ye girdim. İzmir’de Şeref Bigalı’dan resim ve desen dersi aldım, akademiye girmek için. Sınavın sonucu asıldı. Adımı görmedim ben. Kazanamamışım gibi bir durum oldu. O puanım boşa gitmesin diye sanat tarihine yazıldım. Aşağı yukarı bir ay devam ettim oraya. Sonra babamı aramışlar okuldan, “Senin oğlun girmiş akademiye, kendisi yok, kaydını yaptırmamış,” diye. Sanat tarihinden kaydımı Akademi’ye aldım. Bedri Rahmi atölyesinde çalışmaya başladım. Hoca’nın sevdiği öğrencilerinden biriydim. 1971’de girdim akademiye, sol hareketler falan, okulu boşladım. 1979’da mezun oldum. Bedri Rahmi’nin ölümünden sonra Neşet Günal takip etti çalışmalarımı. Ondan sonra mezuniyet işte, sonrası da böyle.
-Bu kaçıncı serginiz?
-9. sergim. Çok sergi açmadım. 1989-97 arası sergi yapmadım. 2000-06 arası yine sergi yapmadım. Ama resme hiçbir zaman ara vermedim.
-Resimleriniz hakkında ne söylemek istersiniz?
-Aslında söylemeye gerek yok. Resim yaşantımdan ve kendi yaşantımdan kaynaklanan sonuç bu resimler.
-Benim gördüğüm daha çok kadınların portrelerini yapıyorsunuz.
-Kadın konusu kendiliğinden çıktı. 1985-86’larda. Magazin dünyasındaki kadınların içindekilerle paralellik kurulması belki bendeki toplumdışı kalışla ilişkili. Toplumla kaynaşmayı, toplumun içinde sıradanlaşmayı sevmeyen bir yapım var. Kadınları da belki topluma dışardan bakmamın simgesi olarak görüyor ve benim topluma dışardan bakmamla birleştiriyorum galiba. İlk kadınlarımı öyle duygularla yapıyordum. Dışardan bakma, toplumun içine girmeme, kadın objesini o yüzden seviyorum. Bana yardımcı oluyor, toplumun dışında kalmayı simgeleyen bir obje gibi geliyor belki. Kadın yapısındaki özellikler, ona nesne olarak bakılması ve iç dünyasının unutulması… bu şeyler var işte.
-Portrelerde kadınlar mesafeli, kendini ele vermeyen, uzak duruşlular.
-Tepeden bakıyorlar.
-Şu portrede de yanına kolay yaklaşılmayan bir kadın var. Sizin resimlerinizde kediler de yer alıyor. Kedilerin kendi iç dünyanızda yeri nedir, onlar neyi temsil ediyorlar?
-Onlar da tepeden bakıyorlar.
-Aziz Nesin’in kadınlarla kediler arasında bu bakımdan ilişki kuran nefis bir yazısı vardır.
-Deneme gibi mi?
-Öyle denebilir. O da kadınların ve kedilerin tepeden baktığını ve bu açıdan birbirlerine benzediğini anlatıyordu. Şu “Kör Kedi” mesela, kör olmasına rağmen ne kadar da gururlu ve teslim olmayacağını, yanına yaklaştırmayacağını belli ediyor. Tabii sizi zorlamak istemiyorum. Bu kadın yüzleriyle oluşan pek çok portrenin yanında kedi resimleri de az sayılmaz. Onlar da kendiliğinden mi çıktı ortaya? Siz nasıl açıklıyorsunuz?
- Onların da bir nedeni vardır herhalde, ama açıklayamıyorum.
-Yine kadın portrelerine dönelim.
-Magazin dünyasının kadınları onlar. O kadınların resimlerime girmesi… duygusal alış verişler... O konuda çok somut tahliller yapmama gerek yok. Toplumla ilişkisi olmayan, orda başlayan orda biten kurmaca bir dünya. Pazarlanması onların, ordan para kazanmaları. Ama bir yandan da tabii toplumdan çıkan, toplumun çıkardığı bir şey. Hem toplumla bire bir ilişkisi yok hem de olmasa bile var. O ilişki yaratılıyor, toplumun bir parçasıymış gibi sunuluyor. Toplumun gelişmesiyle ilgili olmayan bir evren. Küçük bir evren!
-Pekala, şu hırlayan kaplan portresine bir bakalım. Böyle yırtıcı hayvanları da görüyorum resimlerinizde. Onların sizin resimlerinize girmesi nasıl oldu?
-Belki bir şeyleri kırıp atma!
-Öfke?
-Öfke değil de…
-İsyan mı?
-İsyan duygusu da değil. Toplumun gidişatı… olan biten… Ağırlığını hissetmiyorum toplumun, toplumsal geri gitmelerin. Ya da ilerleme diyelim, ne kadar ilerlemeyse? Burda bir silme duygusu var. Bir şeyleri yok sayma mı? Bilmiyorum. Kırma duygusu var. Belki o yönlendiriyor beni.
-Mesela neyi kırma?
-Kendimi kırma oluyor herhalde. Kendimi sevmiyorum. Kendini seven biri değilim. Belki… kendime attığım bir tokat.
-Hayatın içinde tepkisiz misiniz?
-Tepkisiz gibi duruyorum.
-Yani tepkiniz var, ama içinize atıyorsunuz, ondan ötürü mü?
-Bundan da rahatsız oluyorum. Tepkisiz görünmeme karşı bir tokat belki. Ama bunlar da gidip geliyor. Tam şudur, şundan yapıyorum şeklinde bir açıklama yapamıyorum. Zaten yapmaya gerek de yok.
-Doğru. Sanatçı çoğu kez ben bundan ötürü şunu yapayım ya da yaptım, demez; yapar, ortaya koyar. Bir başka kişi ancak resimleri yorumlar, çözümler, o bile ne kadar isabetlidir bilinmez. Ama yine de sanatçı bir aşkınlık halinde resmini meydana getirirken bilinçdışı harekete geçer ve tuvale akar; “ortak saf insan(!) yanımız” orda açığa çıkarır kendini, sanatçı onu estetiğe dönüştürdüğü için sanatçıdır.
-Resme bakan yorumcu burdan çıkıp benim aklıma bile gelmeyen bir yere gidebilir.
-Mesela şişeler! Onlara sadece bir resim objesi olarak bakamam. Sanki ötekilerle örtük bir bağ var gibi. Bu izlek uzun süre devam etti mi resimlerinizde?
-İlk şişeler 1990’da başladı.
-Bir de sanat dünyası var. Bazı sanatçılar için bunca medyatik popagandalar, hep aynı sanatçıların pompalanması konusunda ne diyorsunuz?
-İlgilendirmiyor beni o konular. Rahatsız edici şeyler var. İlişkiler kurmak, bir yerlere girip oralara ait olmak ve oralardan dışarıya bakmak. Ressamlığı arka plana atıp başka şeylerle görünmek. Başkalarının da onu yaptığı resimle değil de başka şeyleriyle değerlendirmesi. Rahatsız edici durumlar bunlar. Ama o kadar ciddiye almıyorum. Benim işim değil bunlar. Rahatsız ettiği bir gerçek ama, zaman zaman başımı ağrıtıyor. Resim çalışma tavrımı bile etkiliyor. Ben öyle ilgilenmiyorum, desem de etkiliyor, resimleri bozmama da neden oluyor. Duygu karışıklığı yaratıyor bu sahte ilişkiler yani. Dışarıya resmi sunduğun zaman bu çerçeveden bakılıyor. Bana acaba nasıl bakıyorlar, diye soruyorum. Net bir değerlendirme yapılmıyor, nesnel bakılmıyor.
II.
Ressam Biles portrelerinde kadınları ve magazin dünyasının kadınlarını süs püsten ayıklıyor, böylece bize onları en yalın halleriyle gösteriyor. Biles toplumun dışladığı, nesneleştirdiği, değersiz kıldığı bu kadınlarla ilgileniyor resimlerinde. Resimlerinde hep onlara yer vererek, yok sayılan psikolojilerini seyirciye sezdirerek onları yeniden var ediyor, ölümsüz kılıyor. Biles onların dünyasına “gizli bir alan” diyor. Toplumun görmek istemediği o gizli alanı gösteriyor, abartmadan. Biles isteseydi, portre yapmaktaki gerçekten az bulunur soydan ustalığıyla, ünlü kişilerin portrelerini yapar ve çok da para kazanırdı.
Toplumun, gençken üzerlerinde dramlar yarattığı ve yaşlandıklarında çöpe attığı bu kadınların portreleri arasında yaşlı kadın portresi (biri dışında) ya da anne kimlikli kadın portresi görmüyorum. Hepsi genç, güzel ve çekici; öte yandan topluma karışamadan o gizli alana sıkışıp kalmış, tedirgin, mutsuz duruşlu kadınlar. Yaşlı kadın portresi bu dünyanın dışından biri, Füreya’ya ait olan: sisli, yarı gölgeli ve yarı ışıklı anlatımda Füreya her şeyi gören çekik gözleriyle irade sahibi ayrıksı bir bilge kadın. Onun yanında Afganistan ya da Irak savaşına ait haber fotoğraflarında rastladığımız bir kız çocuk portresi duruyor. On yaş civarı, çok etkileyici bir portre, yalnızlık ve saflık akıyor. O resmi unutmak zor. Biles bu yalnız insanların portreleri arasında onların acılı soluğunu duya duya yaşayan bir yalnız adam. Sert bir yaşam. Anne ya da babadan, eşten görünür bir iz yok.
Biles’in resimlerinde gördüğüm izlekler şunlar: kadınlar (çoğunluk magazin kadınları), şişeler, kediler, kedigillerden kaplan, tekneler, yanan arabalar, az sayıda peyzaj, birkaç erkek portresi. Hangi objenin resmini yaparsa yapsın resimlerde ruhsal derinlik ve yoğunluk var.
Magazin Kadınları: Bir kere bunlar bizim toplumun içinden çıkan kadınlar. TV’yi açalım ve bütün kanallarda sesi açmadan (konuşulan dili duymadan) gezinelim. Hangisi Türk filmi, hangisi değil anlarız. Nereden anlarız? Kadınlardan ve erkeklerden. Onların davranış ve mimiklerinden. Biles’in “Magazin Kadınları” da öyle. Ancak onlar ne kadar bizim magazin kadınlarımızsa da başka ülkelerin magazin kadınlarıyla da bir o kadar ortak yanları var. Biles’in resimde yaptığı en önemli öge, yalnızca güzelliğiyle algılanan magazin kadınlarının ardında saklı olan psikolojik doluluğu bize hissettirmesi. Bu kadınlar kim bilir nasıl aşağılanmıştır, dövülmüştür. Bütün bunların hıncı, kini, acısı birikmiştir içlerine ve onlar bu duygularla tıka basa doludur. Belki çoğu kırsal kesimden gelmiştir. Ama modern giysiler içinde ve onlara alışmış gibidirler. Suskundurlar. İçlerindeki yaraları belli etmeden medyanın istediği kalıplaşmış pozlara bürünürler. Biles’in resimlerinde ortaya çıkan psikolojik doluluk işte bunlar. Kadınların ağızları genellikle kapalı. Gözlerinde kırgınlık, mutsuzluk, hınç, kaygı, güvensizlik, yabancılaşma, kapana sıkışmışlık gibi duygular ve giderek gizemli ifadeler var. Ama yine de gövdelerinin güzelliğini bir kedi gibi gergin duruşlarında ortaya çıkarmaktan geri kalmıyorlar. Biles resimlerini yaparken gazete fotoğraflarından da yararlandığını ve bu kadın imgelerinin duygusal ilişkilerinden de çıktığını benimle yaptığı konuşmada dile getirdi. Demek ki yalnızca fotoğraflarından tanımıyor onları, yaşamış da. Biles, portrelerindeki bu kadınları bir resim geleneğinden (örneğin Yunan, Roma vb.) ya da etkilendiği ressamların modellerinden seçmiyor. Portrelerindeki kişiler ressamın kendi yaşamına şu ya da bu şekilde (gerçek bir kadın ya da gazete fotoğrafı olarak) girenlerle oluşuyor. Ve Biles çok başarılı. Onlar artık ne gazete fotoğrafı ne de o tanıdığı kadınlar. Biles’in “Magazin Kadın”ları onlar. Biles’in özelliklerinden biri bu. (Türk resminde karşılığı var mı? Bilmiyorum. Biles bu açıdan bana Lautrec’i çağrıştırıyor.)
Şişeler: Şişelerin ağzı kapalı, magazin kadınlarının (klişe gülmeler dışında) ağzı kapalı. Bu kadınlarla (kırılgan nitelikli, çünkü cam, çünkü hassas) şişelerin yoğunluğu, doluluğu; kendini gizemli, bağımsız varlık gibi algılatışı arasında bir ilişki kurulabilir. Örneğin şişeler dolu, içlerinde ne var bilmiyoruz, ama yoğunluğunu hissediyoruz. Şişe patlayacak kadar psikolojik doluluğa işaret eden bir imge burda.
Kediler: Şu küçük boyutlu hayvanlar, gergin olduklarında nasıl da etkileri büyüyüverir. Tıpkı Biles’in resmini yaptığı şu sokak kedisi gibi. Kedinin bir gözü kör, sağlam gözü kapalı, o da gergin bir ruh haliyle dolmuş, sırtını kabartıp gövdesinin estetiğini bozmadan etkileyici bir biçime sokmuş kendini. Kör kedi sinirli; hem meydan okuyor, hem de kapalı gözü içine bakıyor gibi, karşısındakini muhatap almıyor, tepeden bakışını hissettiriyor. Onu da magazin kadınlarıyla; ağzı kapalı, dolu ve gergin şişelerle aynı ilişkilendirmeler zincirine katabiliriz. İşte bu yoğun gerginliğin, yoğun duyarlılığın ressamı Biles. Bu da onun ikinci özelliği. Şunu, Biles’in “Kör Kedi’sinden sonra yaşamda gözledim: gergin ruh halindeki kedi sırtını kabartır, gözlerini kısar ve uzunca bir süre kıpırtısız bir heykel gibi dururken ürkünç sesler çıkararak tepkisini ifade eder. Camdan yapılan şişe de gergin ve kıpırtısızdır. Fotoğrafçıya poz veren kadın da gergin ve kıpırtısızdır. Magazin kadınlarının uysal duruşları ve “Yumuşak Ten”leri, kedinin canı isterse yumuşak tüyleriyle sırnaşması ve şişelerin parlak pürüzsüz yüzeyleri vardır. Onlar Biles’in izleklerinde kendiliğinden buluşurlar. Onlarda temsil edilen aynı zamanda insanın kendisidir.
Kaplan portresi: Kedigillerden kaplan portresinde ise bu yabanıl hayvan ağzı açık dişlerini gösteriyor ve hırlayarak patlama noktasına gelen enerjisini boşaltıyor. Bunun cinsiyeti nedir diye sorduğumda Biles “Erkek” diye yanıtlıyor.
Az sayıda erkek portresi: Bir portrede yüzü gölgeler içinde bir adam korkmuş, bağırıyor, haykırıyor; ağzı olabildiğince açık.
Arabalar: Araba patlayan, parçalanan bir varlık bu resimlerde, arkası alevler içinde. Kaplan, erkek portresi, yanan araba örtüşüyor. Açık ağız, biriken tepkisel enerjinin boşaltılması, rahatlama erkekçe davranış biçimine mi işaret ediyor? Belki. Toplumsal kültürlerin etkisiyle mi? Belki.
Manzara resimleri: Az sayıda doğa resmi de gergin ve yoğun bir duyarlı anlatımdan geçiyor: gecenin koyu gölgeleri yer yer şimşeğin ya da sarımsı bir ışığın çakmasıyla parçalanıyor. Doğadaki en gergin, en duyarlı an doğaya özgü biçimde yansıtılmış: yalçın kayalıklar, elektrikli bir gök ve iki dağın arasından boşalan su yine tepkisel bir enerjinin akıtılmasının imgesiyle örtüşmektedir.
Ortak noktalar: Ele aldığı nesnelerde ya da öznelerde yansıtılan ortak psikolojik durum içsel bir yoğunluk, doluluk, birikmişlik, patlamaya yakın olma, ve (kadın portreleri dışında) patlama diyebilirim. Patlama yanan araba resimlerinde ortaya çıkıyor. Psikolojik durumu yansıtma canlı cansız hepsinde var. O şişe(ler) ressamın kendisi, portrelerdeki kadınlar olabilir, seyreden bizler olabiliriz. Çağımızın insanı gergin. Çevre sorunları, tükenen doğal kaynaklar, aldatıcı bir maskelemeyle korkunç yok edici bir savaş, kahpece siyasetler, insani değerlerin parçalanışı, ufkun yok oluşu… Hepimiz gerginiz. Biles’in üçüncü özelliği bu: bu dünyaya dışardan bakıyor ve halimizi dışlanan kadınlara, kedilere, şişelere, arabalara yansıtıyor.
Resimleri tanımlarken kullandığım ifadeler okuru yanıltmasın. Bütün bu resimlerin içeriğini oluşturan duyarlılık, gerginlik, iç doluluğu, patlama gibi duygular resimlerde sert ve boğuntulu değil de, estetik açıdan mükemmel biçimde ve çoğunluk alabildiğine yumuşak bir anlatımla gerçekleştirilmiş, patlayan arabalar dışında. Ancak en yumuşak yapılanlar kadın portreleri. Leonardo’nun kadınlarının tenlerindeki yumuşaklığı getiriyor akla. Biles’te de bu kadınların genç tenleri ipeksi pürüzsüzlükte, kadife gibi yumuşak ve bazen de madeni bir heykelin soğuk kayganlığında. “Kadın teni” Biles için özel bir yer tutuyor resimlerindeki ele alış biçimlerinde –yumuşaklığı ifadede- bugüne dek rastladıklarımın çok ötesinde başarılı Biles. Ona kadın teni’nin ressamı da diyebiliriz. Biles’in dördüncü özelliği de bu. Biles bir portre ustası, fırçasını kullanma tekniği Rönesans ustaları kadar kusursuz, sabırlı ve tahammüllü. Bu da Biles’in beşinci özelliği. Yanı sıra yukarda andığım güçlü duyguları çok dozunda yansıtıyor, abartmadan ve sadelikle. Resimlerinde tek yücelttiği kadın teni. Onun yumuşaklığı. Belki bu sert yaşamda o yumuşaklığa ihtiyacı var Biles’in.
Yalnızca tekne resimlerinde anlatım farklı: onlarda ne güneşli, mutlu, umut veren bir günün izleri var ne de karaduygular. Ama yine de öteki resimlerine göre en çok rahatlık duyumsatan imgeler onlar. Ressamın “resimlerinde atlayıp gitmeye hazır kıldığı binitler” belki de bu tekneler. Tekne alıp başını gitmeyi, uzaklaşmayı, özgürlüğü çağrıştırıyor. Teknelerden birinde bayraklar uçuşuyor. Onlar millî / siyasi bir simge olmaktan çok uçuşmalarıyla, değişik yönlerden gelen rüzgârlara uyum sağlamalarıyla, kendini nerden gelirse gelsin rüzgâra rahatça bırakmalarıyla yer almış olmalılar. Biles “Suyu severim” diyor, “Altı ya da yedi yaşımda İzmir’de yüzme öğrendim.” İlkokuldayken yaptığı tekneyi anlatıyor İzmir’de. “Marangoz atölyesi vardı kullanılmayan. Oraya gizli gizli girerdim. İşte malzemeler… çıtalar, çiviler, yağlıboya, bezler bulurdum. Bezden tekne yapmıştım. Ama o zaman teknenin karnını yapmadığım için suya koyduğumda yan yattı.” diyor. Resimlerin adları yok. Bu Biles’in tarzına uygun. Onun ereği sözcüklerden uzak, kendi saf resmine veya insana varmak. Türkiye’de sanata duyarlı kişilerin Biles’i, bu orta yaştaki resim ustasını keşfetmesi gerekiyor.
Yıldız Cıbıroğlu
|