'Müze zortlatan' darbe etkisinin izinde...
- Evrim Altuğ
Karşı Sanat Çalışmaları'nun kurucusu ve yönetmeni Feyyaz Yaman, 78'liler Girişimi'nin İstanbul Bilgi Üniversitesi işbirliğiyle başlattığı 'disiplinlerarası' atölye irtibatının sonbaharda olgunlaşacak yeni meyvesi olan ve '1980'lerde Türkiye'de sanat ve kültür' temasına dayanan bir sergi daha hazırlıyor. Şu günlerde açılmak durumunda olan bu serginin, mekânda daha önce açılan Pankart 78 ve Beral Madra imzalı 'Bir Bilanço' adlı öteki iki örnekle de dirsek teması bulunduğunu söyleyen Yaman'a göre, özeleştirinin merkezde olduğu son dönemde yeni bir tarihsellik bilincine duyulan yerel ve küresel konumlanma ihtiyacı bile, gelecek adına umut edilebilir bir motivasyon ve eylem kaynağı olma özelliğini gösteriyor. Yaman'la, 1980'lerin günümüze aksettirdiği kültürel 'bilinc'in altını, üstüne getirmeyi denedik.
>> Karşı Sanat Çalışmaları'nda daha önce Beral Madra tarafından hazırlanan 'Bir Bilanço' adlı, 1980'lerde Türkiye'deki sanat ortamını işleyen sergi ile, sizin hazırlandığınız bu sergi arasında bir bağ, ya da köprü söz konusu mu ?
- Evet, böyle bir köprü var ve hatta ondan önceki Pankart 78 sergisini de ben onlara bir zincirleme olarak ekliyorum. Ama bu sefer şöyle bir farklılık var: Bu, '78'liler Girişimi'nin stratejisi kapsamında bir sergi. '78'liler Girişimi, bu sene 12 Eylül'ün 26. yıldönümü çerçevesinde, aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde hukuk üzerine başlattıkları atölye çalışmasını bu sene 11 dala çıkarttık. Tarımdan sinemaya uzanan birçok dal söz konusu. Sinemada Reis Çelik, şiirde Zeki Coşkun gibi, herkes bir alanın sorumluluğunu aldı. Buna paralel birçok sergi de açılacak. Plastik sanatlarla ilgili faaliyetlerin atölye çalışmasının sorumluluğunu ise Bilgi Üniversitesi'nde ben üzerime aldım. Bunlar kitaplaşacak da. Bu kez bizim başı çektiğimiz değil, eklemlendiğimiz bir yapılanma ve bu kuşağın kendinden kaynaklanan bir hesaplaşmadan söz etmek mümkün. 1970 ve 80'leri de 12 Eylül ve darbe merkezli bir değerlendirme de söz konusu burada. O anlamıyla da Beral Hanım'ın bakışı tarihsellik olarak biraz daha geriye gidecek ve dönüşüm ve kırılma anlarına odaklanacak.
>> Güncel sanatta siyasal olanın gözle görünür oranda önemsenip üretildiği ve tüketildiği bir dönemdeyiz...
Ben ona 'ruh çağırma' diyorum. Artık sanatta, siyaseti ruh çağırır gibi çağırıyoruz. Çünkü 1980 Anayasası'nın baskısı hala üzerimizde ve yürürlükteki hukuk apolitik bir toplum yarattı. Ama toplum, 1980'lerin getirdiği değişim sürecinin yarattığı kırılmaları evre olarak tamamladı. Artık, birşeylerin yeniden düzenlenmesi ve konuşulması gerekiyor. Ki bunun da en somut örneği, yeniden ele alınması söz konusu edilecek bir Anayasa olacaktır. Ama en azından toplum içinde en azından konsensüs ve dünyaya eklemlenme olarak yeni dönüşümler içindeyiz. Bu yüzden de toplum gündelik hayattaki eski konumuna dönüş yapacaktır. Bunun bir dayatması da, içinde bulunduğumuz dönemin, sürecin, sosyal ve ekonomik çalkantı, yaptırım ve çelişkilerinin bireyler üzerinde yarattığı çelişki. E, bu da kendiliğinden bir talebi yaratıyor. Bu ivmenin yeniden hız kazanmış oluşunun hayatlarımıza kaçınılmaz olarak yerleştiğine inanıyorum.
>> Hangi köşe taşları var bu sergide ?
- Şöyle düşünelim: 12 Eylül, hangi gereksinimden doğdu ? Toplum, tarihsel sürecini izler ve ekonomi tarihsel sürecini idame ettirirken nerelerde tıkandı ? Bunu bugün, 30 yıl geriye bakarak ele alıyor oluşumuz bir bakıma avantaj. Hani, tarihsel olaylar hep öyledir; Marx'ın dediği gibi, tarihin bir yakın, bir uzak, bir trajik, bir komik okunuşu var... Biz de şimdi o evreleri artık olgunlaştırmış durumdayız. Bu anlamda özeleştirinin merkezde olduğu bir tarihsel bakış açısı ve yorumu sürekli gündemde. Evvela bunu konuşmak önemli ki, bunlar içinde bir tanesi de bence 'reel Sosyalizm' mantığı. 1970'li yıllarda bunun önemli bir kapsama alanı vardı. Gençliğe de sirayet etti. Bugün bunların anlamını bir kere daha kurgulayarak ele almak gerekiyor. Bunun yanı sıra 12 Eylül; Dünyada neo-liberalizm politikalarının da yavaş yavaş uygulanmaya başladığı bir döneme tekabül ediyor; bunlar arasında örneğin bir Özal'ın, önce Bakanlık, sonra Başbakan Danışmanlığı, ardından Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı'na gelişi bile bizim bu sürece içeride ne derece entegre olduğumuzu aşama aşama gösteriyor. Nitekim, bizde de böylesi kırılmaların etkileri var.. Yargılayıcı olmamak lazım. Çünkü olayın bütününün tartışılması gerekiyor. 12 Eylül'ün gündeme gelmesinin esasında birçok maddi nedeni de vardı: Mevcut kaos ortamı politik miydi, ekonomik miydi ? 12 Eylül bir tarihsel zorunluluk olarak, Türkiye'deki iktidar yapılanmasının kırılma noktalarına mı denk geldi ? 70 kuşağı buna kurban mı verildi ? Evrensel ve küresel bir yaklaşıma doğru, bu entegrasyon süreci nasıl dönüştü ? Bu bakımdan ben yaşanan tartışmalar adına mutlak bir doğruluk ve yahut hakkaniyetten de söz edemeyeceğimizi sanıyorum. Sol tartışmaları düşünürsek, 12 Eylül'e atfen yapılan 'Faşizm midir, Bonapartizm midir' sorgulamaları hep bu belirsizlikten kaynaklanıyor. Bu konuları biraz daha sakin ele almak gerekiyor...
>> Hal böyleyken Neo - Liberalizmin sola yansıma ve etkilerini nasıl yorumlayabiliriz? Sermaye odaklarının aydınlarla irtibatını kuran sözde 'sivil toplum örgütleşme'lerini nasıl anlayabiliriz?
- Neo - Liberalizmin, tek kutuplu bir dünya içerisinde çok 'özgür' ve agresif bir müdahaleciliği oldu. Tüm dizginler bu unsurun elindeydi. Kültür ve IMF programları ortada. Bu imkânlılık yanlış kullanıldı. Bunun karşısında sivil toplum yapıları, - ki bizdeki anlamıyla Modernleşme sürecimizin kırılma ve kaymalarını da hesaba katarsak - Moderniteyle doğru düzgün hesaplaşmadan birden bire Post Modernite ile karşılaşmamış oluşumuzun hazımsızlığına, sindirimsizliğine dayanıyor. Bu sindirimsizliğin bir türünü, sivil toplum için de yaşadık. Bunlardan dolayı da deforme olmuş bir yapılanma söz konusu oldu ki ben bunu, yansımanın yansıması, ya da kırılmanın kırılması olarak nitelemeye, okumaya çalıştım. Bu çok trajikomik bir durum aslında. İşte bu anlamda STK'ların da bu sürece 'konformist', hatta bizim kuşağın tabiriyle 'oportünist' yaklaştığını söylemeliyim. Hatta Devlet, bu konuda, kendisi de durumu örgütleyici ve belirleyici bir tavırla yaklaştı ve tıpkı 1. Cumhuriyet Dönemi'nde sarfedilen 'Komünist partiyi de biz kurarız' söylemi gibisinden, 'STK'yı da biz kurarız'a varan bir mantığa yol açtı. Bu deformasyon, feminist harekete, azınlıklara da sıçradı.
Şimdi biz, bu yanlışlar arasında tozun havaya kalktıktan sonra yavaş yavaş dinginleştiği bir süreçten geçiyoruz. Algılamalarımız da hızla değişiyor. Kaldı ki Marxist eleştirinin yeniden ve yeniden ele alındığını görüyoruz. Çünkü Dünya da zamanında çok hızlı bir reddiye yaşadı. Modernitenin eleştirisi de, Post Modernite ile çok çabuk kabullenildi; evet Modernite eleştirisini Post Modernite başlattı ama, biz sağlıklı bir Modernite eleştirisiyle yaşamadık. Bence şu andaki sağlıklı tartışma zeminlerinin oluşması bu açıdan sevindirici...
>> Bu zeminlerin oluşması adına son dönemde açılan 'sosyal tarih' ve 'birey' odaklı, 'geçmiş'e referanslı sergilerin artışını nasıl karşılıyorsunuz ?
- Tabii, meselâ tarihsel konumlandırma şimdi çok önem kazandı. Bunu, şimdi müzecilik de bir yandan fazla fazla destekliyor ve kaçınılmaz kılıyor. Uzaktan bakma avantajını sağlıklı halde sunuyor. Aidiyet ilişkisinden hareketle, ilişkilendirme yoluyla köprülendirilmiş tarifler oluşuyor. Bunu, Neo - Liberalizmin 'sürdürülebilirlik' teorisi de kaçınılmaz olarak kullanmak durumunda oluyor. Bu, bana göre olaylara bütünsel bakışı getiriyor. Bir yandan baktığımızda, 'disiplinlerarasılık' denen şeyle 'tarih - insan ve coğrafya' arasındaki ilişkinin daha net açıklandığını görüyorsunuz. Yeni dönem, bunun tarihi olacak. O zaman, bir yüzyılın bile hesaplaşması yeniden yapılabilecek, ki bu bence çok daha sağlıklı.
>> Sergiye geri dönersek, bu sergi, mevcut bir kuşağı yeniden bir araya getirmeye mi, yoksa bir yenisini oluşturmaya mı çalışıyor ?
- Bence yeni bir kuşak yaratmaya yönelik bir bakış açısı var. Çünkü eskiyi ele alışımız, ne yaparsak yapalım, ne kadar diriltmeye çalışırsak çalışalım, eskisi gibi olamaz. Bunun örneklerini gündelik hayatta da görüyoruz. Bu bir 'zombilik' oluyor ancak. Halbuki tüm taşların ve dinamiklerin yeri değişti. Bu Marxist teori için de geçerli. Gramsci ve Althusser yeniden, hatta belki de geçmişe oranla daha da itinayla gündemde. Hatta daha özgür Post - Yapısalcı Anarşist teorilerin bile, bir tür merkezileşme ve iktidar olmadan nasıl bir siyasa kuracağına ilişkin sorunları...bunların tümü bir bütüne yönelik vizyonlar aslında. Ama o bütün bile eskisi gibi Gestalt'çı bir bütün değil. Hatta 'çokluk' kavramı bile, mevcut 'bütün'ü açıklamaya yetmiyor. Tam da burada önemli olan, bunların yetmediğinin bilince çıkmış olması ve bunların yerine daha sağlıklı birşeylerin konulma ihtiyacının net olması. Şu anda kimsenin elinde bir reçete yok ama, herkesin ortak olduğu zemin, bu arayışın kaçınılmazlığı. Bu gerçeklik de çok üretici...
>> Bu arayışa referans veren, delil olabilecek ve sergiyle dirsek teması olan gerilim veya krizlere örnekleriniz var mı ?
- Meselâ bence, o zamanın en komik tartışmalarından biri, 'figür ve soyut' tartışması. Aynı şekilde Marmara / Akademi gerilimi. Bu da çok komik bir gerilimdi. Bence Akademi'nin de, tıpkı 70 kuşağının ortaya koyduğu o hamasi tavır gibi, Akademi'de de, 'biz bu işin en iyisini biliriz' duruşu arkasına sığınarak içsel sorunlarını saklamış olduğu bir gerçek. Keza bugün biliyoruz ki bu, bir boşluğa düştü ve öyle bir çözümsüzlüğe geldi ki, eğitim süreci kendini kilitledi. Zaten, 1950'lerde başlayan ve 1980'li yıllarda evrilen bir süreçle, Emre Kongar'ın de yerinde tespitinde olduğu gibi, Devlet desteği çekildiği anda, aydınlar ve Akademi büyük değişimler yaşadı ve bunun farkına varamadı. Meselâ, Devlet Resim ve Heykel Sergileri'nin fonksiyonunu yitirmesi, özel galericiliğin ve banka galericiliğinin teşviki, özel atölyelerin açılması, bir yerde Akademi'nin eski geleneği bir kurum olarak yitirişinin de tesciliydi. Bunun son örneğini, Atölye hocalarının artık olmayışıyla verebiliriz. Artık atölyeler hoca ismiyle değil, numara ismiyle anılıyor. Bu da bize geleneksel yönteminin tükendiğini gösteriyor. Eğer son dönemde bir Bedri Rahmi Eyüboğlu örneğini göz önüne alacaksak, bence bu geleneği sürdüren, belki bir Mehmet Güleryüz figüründe, bir 'majör sanatçı' duruşundan bahsedebiliriz. Bu durum artık kaydı ve bunun yerine herkesin 'ben'ini ve öznesini ortaya koyduğu bir sanatçı prototipi yerleşmeye başladı. Bugün baktığınızda bir Yusuf Taktak atölyesi, bir Marmara, bir Anadolu üniversiteleri, başka başka 'özgünlükler' vadeder. Keza 'kooperatif' ve 'hafriyat' ya da 'Mentalklinik' gibi, ya da Art - İst gibi, teorisini de kendi inşa etmeye dayalı yayımsal ya da oluşumsal örnekler söz konusudur. Bunlar, farklı yapılanmaların, hayatın içinde aldığı sorumluluk devrinin göstergesidir.
>> Bu süreçte de üç yeni müzemizin oluşu zorlama mı ?
- Müzelerin yapılanışı da, yine bizim geleneksel 'yukarıdan aşağı kültür inşa etme politikasının' bir devamlılık ürünü bana göre. Ben müzelerin yapılanışını liberalizmin özgür gelişimi olarak görmüyorum. Yine bir, zorlama, hatta kaba tabirle 'zortlatma' söz konusu. Dolayısıyla Müzeler modernist anlamda inşa edilmedi. Böyle olsaydı, bir Modernleşme projesinin topluma yansıtılması ve yaygınlaştırılması adına programlarını yapmış olurlardı. Halbuki hem öncül sanata, hem de topluma yönelik davranışları, özgür iç tutarlılık adına net bir programlarının olmayışı, bana göre bu müzelerin iç çelişkisini gösteriyor. Hâlâ kendi aidiyetlerini zincirleme bir bilinçle gösteremeden, kesitler ve ara kavramlar üzerinden güncel faaliyetlerini sürdürüyorlar. Ama yine de tümüne olumlu bakmak lazım. Belki de bu adımları karşılıklı çoğalmaları adına ele almak lâzım. Ama bir 'burjuva kültürü bile kendini net ve safiyane şekilde inşa edemiyor' bile diyemiyoruz. Burada işin hem kültür endüstrisi, hem de tüketime yönelik kapitalist mantık yönü ve fonksiyonu var. Müzelerin 'koleksiyon', biriktirme orijinli olması bunun bir göstergesi. Yanlışlardan başlamak bile doğru ve faydalı bir örnek sanki. Öte yandan Beşiktaş'taki Resim Heykel Müzesi'ne Beral Hanım'ın sergisi için araştırmaya gittiğimde bana 'biz 1980'den sonra eser almadık' bile denilmişti. Böyle birşey olabilir mi ? Bir kültür hareketi, belli bir tarihte dondurulabilir mi ? Bu bile bence, birinci dönem Cumhuriyet iktidarı zihniyetinin de tükenişine ayrıca bir örnek olabilir.
Bu anlamda serginin bir platform olmasını hedefliyoruz. Bu sergide, Bir Bilanço sergisindeki eksikliklerimizi de daha iyi değerlendireceğiz. Örneğin bu sergi için Galeri Baraz'la ve Bedri Baykam'la temasa geçtik. Söz konusu dönemde onların ürettikleri bizim sergi çalışmamız adına önem arzediyor. Bildiğiniz gibi Baykam'ın Bir Bilanço sergisine bir itirazı da olmuştu. Ben şu anda bu itirazı şöyle yorumluyorum: Bir 'kırıcı' unsur olarak Bedri Baykam'ı kendi tarihselliği içinde değerlendirmek önemlidir. Yine, Neş'et Günal'ın açmış olduğu bir 'Korkuluklar' sergisi, siyasî sorumlulukla dönemin karakterini kesiştiren önemli bir sergidir. Yine Madra'nın 1980'li yıllara müdahalesini ve varlığını inşa etmemiz söz konusu. İşte tüm bu kutuplaşma ve eğilimleri düşünürsek, örneğin Canan Beykal, Yeni Eğilimler ve Bienal gibi kavram ve kişiliklerden oluşacak bir görünür organizasyon ve iletişim platformu yaratmayı amaçlıyoruz. Burada ele aldığımız unsurların mutlaklığı ve doğruluğu değil, o zamandaki duruş ve izlerini ön plana çıkarmaya çalışıyoruz.
>> Yani bir bakıma, organik bir sanat sergisinden ziyade, organik bir 'sanat tarihi' sergisi bu...
- Evet. Mesela yine, 1980'lerin başında Caner Karavit'in de içinde yer aldığı, Leman dergisi kökenli bir çalışma grubu vardı. Politik, bireysel ve nihilist bir karşı çıkıştı bu. Hatta bir bakıma 'Hafriyat'ın da kökeniydi. Bunun belgeleri de olacak. Tüm bunlar heyecan verici.
>> Peki ya 90'lar ?
- Nasıl ki ekonominin, neo liberal değişimin Özal gibi örnekler üzerinden Türkiye'de yarattığı değişim bizi buraya taşımışsa ve biz bunun geçmişini görebiliyorsak, sanat ve kültür ortamında da buna benzer bir okuma yapmak mümkün.
Kişisel olarak söyleyeyim; ki burada 1970'ten önce konuşmamakla beraber, Akademi'de, akademiyi ve iktidarı tanımayan bir hareket söz konusu. Bunu bugün Hafriyat ya da Nalan Yırtmaç'a veya Halil Altındere ye kadar uzandırabilirim. 1980'li yıllara geldiğimizde ise daha avangart bir arayış esnasında yaşanan yerleştirme, kavramsal sanat ve deneysel sanat ile, pentürün geri çağrılmasının söz konusu olduğunu görüyorum. 1980'lerin sonunda Bedri Baykam'la daha kırıcı bir süreç yaşandı. Bu daha cüretkâr bir çıkıştı, ancak siyasî bir anti-tez ve yapılanma sürecinin dışında, bireysel bir tavırla kurulmuş bir süreçti. 1990'larla birlikte ise politik dilin yeniden çağrıldığını, ama bu anlamda politik olanın bireysellik uzamında kaldığını görüyorum. Bu esnada 1970'lerdeki yüce sanat arayışının 1990'larda da geri döndüğünü söyleyebilirim. Evet, sanat Bugün daha bağımsız, ama bağımsızlığının dilini de tarif edemeyen bir sanat söz konusu. Ve şimdi bu hesaplaşma gündemde. Çünkü bütün bunlar bu yana doğru evrilirken, öte yandan da hayatın gerçekleri çok ağır basmış durumda. Ve sanat ve kültür olarak konumunu öyle bir ana taşıdı ki, kendini 'hayata karşı ben burada duruyorum ve hayatı buradan okuyorum' deme noktasına dayandı.
>> Hani belki, 'vahşi kapitalizm'e, 'vahşi solculuk'la karşılık vererek...
- Çok doğru. Ya bedelini ödeyecek, ya da onunla hesaplaşacak. Herkes kendi minör alanının içine çekilip de dünyaya ilişkin söylediği yalanla öyle bir baş başa kalmış durumda ki, kendi varlığıyla hesaplaşması, aynı zamanda o en genel anlamda sanat ve siyaset üzerinden konuşmasıyla da örtüşür / örtüşemez hale geldi, dayandı. Yani bu iki noktadan da, günümüz sanatçı bağlanmış hale geldi. E, bunun karşısına koyabileceğimiz şey nedir ? 'Salt güzel'i mi konuşacağız ? Bugün 'salt güzel' de yok oysa. Bütün siyasetten arınmış bir sanat dili de yok...
>> Yani estetik, artık daha içsel olandan, etikten dolaylanarak biçimlenip dışsallaşıyor...
- Tamamiyle.
>> Bu izlekle, 1980'lerin sanat eleştirisi adına önümüze hangi örnekler çıkıyor ?
- 1980 öncesini düşünürsek bana göre iki önemli insan vardı: Ahmet Oktay ve Sezer Tansuğ. Bu modeller, bireyin sanatla beraber, siyasete ilişkin duruşunda, aidiyetini reddetmeyen ve bütüncül bir bakış açısına sahiptiler. En azından Marxizmi, Doğu - Batı sorununu bir yere koyup, coğrafya ve tarih üzerinden giden bir bakış açısıydı bu. Şimdi, bienalleri bile düşünürsek, en büyük eksikliklerinin, bu ihtiyacı ortaya koyamayışları olduğunu söyleyebiliriz. Bir İstanbul Bienali'nin, İstanbul bienali olma özelliğini bu hesaplaşmalardan geçerek, tarih coğrafya, insan faktöründen geçerek tanımlayamadığını söyleyebiliriz. Bize özgü olanın ne olduğunu ifade eden bütünsel bir bakış açısı ortaya konamadı.
Bence bu folklorizme bile kayabilirdi ama ona bile girilemedi, öte yandan güncel folklor üzerinden varlığını sürdürmeye devam ediyor; ki Hafriyat hala bu yanlışı yapıyor ve bunun bir uzantısı aslında.. Ama bununla beraber, bir varlığın yaşamla çelişkisi, bunun tarihselliği, coğrafi dinamiklerin kültürel bağlarının okunamayışı, eleştiride en büyük eksiklik. İşte bu eleştirinin öznesi kurulamadı bence, tarihsel konumunu oluşturamadı. Bunda da eleştiri dilinin, anlık sergilerin, anlık reflekslerine karşı konumlanmak durumunda bırakılması etkili oldu. Açılan bu sergilerin hepsi minör alanlardı oysa. Bunun bir örneği, hatta burada açılan 'Ölüm=Ölüm' sergisiydi. Levent'le (Çalıkoğlu) çalıştığımız o sergi, evet varlığa ilişkindi.
Ancak güncel bir alandan yola çıkarak kendini tanımlamaya çalıştığı halde, hiçbir zaman varlığın evrensel, felsefi ve etik boyuttaki anlamı üzerinden, daha öncekilerle kendini karşılaştırmalı olarak kendini ele alamadı. Çünkü serginin öznesi de, maddesi de buna hazır değildi. Bu durumda da küratöre şu düştü tabii: Varolanların içindeki anlamlılığı ilişkilendirmek.
E zaten, sanatçı son dönemde, yani 1980'lerden günümüze buna yaklaşmadığı için de, küratörlük kurumu ivme kazandı ve yükseldi. Bu doğrultuda ancak küresel örnekler verebiliriz.
Tam da bu nedenle Türkiye'deki sanatta 'disiplinlerarasılık' kavramı ilk ele alındığında, bu durum bir 'oyun alanını zenginleştirme imkânı' gibi kulllanıldı. Halbuki sanatçı kendini ve sanatını inşa ederken, 'şu kadarım felsefe, bu kadarım estetik, bu kadarım politika ya da tarihe aittir vb.' şeklinde oluştursaydı, durum daha farklı olur ve böylece kendini bütüncül bir yaklaşımla, bir maraton koşucusu gibi programlayarak ortaya koyabilirdi.
Kaldı ki şimdi savaşa da aynı şekilde yaklaşıyoruz. Savaşa ilişkin bir tepki göstermek gündeme geldiğinde, bakıyorum ki, yine aynı şeyler tasarlanmış; örneğin üç yıl önce 'Savaşa Hayır' sergisi yapmışız; aynı acelecilik yine sürüyor. Halbuki sanatçı, çağının içinde bir refleks olarak, varlığını içindeki endişeye göre konumlandırabilmeli. Sanat dilini buna göre inşa edebilmeli. Zaten böyle gittiği sürece, onun sanatı savaşa hep hazır olur. Bestesini çıkarır, resmini yollar... Ekspresyonizmin çıkışına bakarsak bunu daha iyi anlayabiliriz. Bu daha sağlıklı olur. Halbuki günümüz sanatçısı, amîyane tabirle 'proje'ci oldu. Şimdi, bir sergi açıyoruz, bu onu daha çok heyecanlandırıyor. Kendini o iki - üç aylık sergiye göre programlandırıyor. Beş yıl sonrasının sergisini kimse düşünmüyor. E, bir örnek; Neş'et Günal, 10 yıl arayla sergi açmış bir sanatçı. Böyle olunca, 'derin nefes'le kendini koşuya hazırlayabiliyor ve duruşunu da daha etkin ve majör kılabiliyor; bunun günümüzdeki karşılığını, Neş'e Erdok, Mehmet Güleryüz ve Ömer Uluç gibi örneklerle takip ettirdiğini görebiliriz. Öbür türlü, kırılma, bozma ve mevcut kırılıp bozulmaları anlık yapıya eklemleme çabalarından başkası oluşmuyor. Gidip gelmeler, dağılmalar var. Bunda tüketim toplumunun, teknoloji ve rating'in yansımaları çok ağır basıyor. Esasında zayıfız. Biz de aslında kendimizi yavaş yavaş inşa edebiliyoruz. Bu yüzden de bir nevî 'kurumlaşma'ya yöneliyoruz; Tarih Vakfı, İnsan Yerleşimleri Derneği gibi... Sanatçılar da bunu hissedip, bu dönüşümü seziyorlar aslında. Bundan sonrasının da böyle olacağını sanıyorum...
Ağustos, 2006
|