Grafist, Uluslararası Grafik Tasarım Günleri kapsamında bir afiş projesi düzenlemeye karar verdiğimizde görmek yerine duyumsamak kavramıyla yola çıktık. Çağrı yaptığımız tasarımcıların en az yarısının İstanbul kentiyle ilgili deneyimleri Grafist’in yoğun etkinlik günleriyle sınırlıydı. Bir yarısı ise bu kentte yaşıyordu, yani fazlasıyla içindeydi. Amacımız, tasarımcıların İstanbul’a, profesyonel alışkanlıklarının dışında, basmakalıp bir afiş yapma tuzağına düşmeden, kişisel duygularının yaratıcılığıyla yaklaşmalarını önermekti. Grafist’in onuncu yılında, bu anlamlı yıldönümünde, onlardan bir kez daha Grafist için çalışmalarını, Grafist 10 kapsamında düzenlediğimiz “...nın duyumsadığı İstanbul / İstanbul as felt by...” başlıklı proje için afiş tasarlamalarını istedik. Kimine adres değişikliği nedeniyle ulaşamadık. Birkaç tasarımcı dostumuz, programlarının yoğunluğu nedeniyle özür diledi. Çağrı yaptığımız Grafist Klübü üyelerinin büyük bir çoğunluğu önerimizi kabul etti ve proje için afiş tasarlayıp gönderdi. Projenin konusunu, “görmek hissetmek değildir” sözünden yola çıkarak, bilinenin dışında, sıradan tanımların ötesinde, tasarımcının kişisel deneyimlerinin kılavuzluğuyla duyumsadığı anlamıyla, İstanbul kenti olarak belirledik. Katılanların çoğunluğu İstanbul’u ilk kez Grafist için geldiklerinde görmüşlerdi. En fazla bir hafta süren, seminerler, workshoplar ve sergi açılışlarının yoğun temposu arasında, kısacık zaman aralıklarına sığdırılmaya calışılmış bir İstanbul deneyimi. Hava alanı, otel odası, atölyeler, konferens salonları, sergi mekanları ve akşam yemeği lokantalarından geriye ne kaldıysa. Görebildikleri yaşayabildikleri, okudukları İstanbulu, varsa geçmiş deneyimleri ile harmanlayıp, duyumsadıkları İstanbul için afiş tasarladılar.
Projeye Türkiye’den katılanlar için doğal olarak İstanbul “fazlasıyla tanıdık” bir kentti; doğdukları (bir bölümünün), yaşadıkları, çalıştıkları ve artık çalışmaktan başka hiçbir şeye vakit ayıramadıkları İstanbul. Yoran, hapseden, çözülen, kafa karıştıran, sinirlendiren, korkutan, özleten,sevindiren, duygulandıran...
Projeye katılan altmışın üzerindeki afişin her biri İstanbul’a dair, farklı kişisel deneyimi ve duyguyu yansıtıyor. Yirmibeş yıl önce Türkiye’ye gelip birkaç ay geçiren Tel Aviv’li tasarımcı Yossi Lemel’in afişinde, eski bir kartpostaldan alınan Türkan Şoray bize gülümserken, Budapeşte’li İstvan Orosz, tarihte bir nedenle İstanbul’da ikamet eden, ya da Osmanlı tarafından buna mecbur edilen bilim adamı, asker, politikacı, müzisyen ve sanatçı Macarları afişine taşımış.
Uwe Loech konuya başka bir pencereden bakıyor:“İstanbul Doğu ile Batı arasındaki kayıp bağlantıdır. Şimdi daha çok Batı’ya doğru hareket ediyor. Ben otuz yıl önce, Hindistan’a giderken uğradığım İstanbul’u seviyorum. Bu, dünyanın en güzel kentlerinden birine doğru yeniden çıkılan duygusal yolculuktan daha fazla birşeydir. İstanbul geleceğin yıldızıdır.”
Bülent Erkmen’e göre İstanbul, içinde kaybolmanızı ve keşfetmenizi bekleyen bir labirenttir. Seul’lu tasarımcı Ahn Sang Soo afişinde Sultan Ahmet veya Süleymaniye’yi değil Taksim’deki küçük caminin teneke minaresini göstermeyi tercih ediyor. Melis Tuncay son derece yalın, bir o kadar da etkili bir tipografik tasarımla, kentin ağırlığını duyumsatıyor. Teoman Fıçıcıoğlu’nun İstanbul’unda İstanbul yok olmuş. Oded Ezer kente şehvetle sarılıyor. Henning Wagenbreth daha İstanbul’u görmedi. Uğurcan Ataoğlu İstanbul’a Karadeniz kıyısından, eski Ordu’dan bakıyor. Robert Appleton, Büyük Londra otelinin piyanosunun tuşlarına odaklanmış. Aykut Köksal bilgilendiriyor: “...statu quo ‘yla girdiği çatışmada özgürleştirici bir rol yüklenen “yeni iktidar” İstanbul’a yöneldiğinde tahrip edici ve taşralaştırıcı bir güce dönüşüyor.”
Sergi A Salonunda Pazar günleri dışında hergün 11:00-19:30 saatleri arasında izlenebilir.
|