demir parmaklıkları ve gri duvarlarıyla mümkün olduğu kadar mezarları andırsın diye uğraşılmış, küf kokulu havası eskimiş hapishaneler. kimse buralarda canından, aklından, sağlığından, neşesinden olmasın diye oldu bütün bunlar. içlerinde, uzun zamanlar sonra da olsa bir gün kurulacak şölenlerin ümidiyle bedenlerinden vazgeçenler. kendi canına sessizce meydan okumanın yüzü var karşımızda.
havai fişekleri çok daha sonra ve hiç beklenmedik bir anda patlayan ve insana en az haz kadar yakışan feda ve onun gündelik sadeliğinin görüntüleri.
alnını acıyla kırıştırmış bir objektifin çektiği alnı kızıl bantlı fotoğraflar. insanın içini karıştırıp sorularını unutturuyorlar. birazdan ölecek birini tanımak, sevmek, kokusuna, gövdesi günden güne değişse de tıpatıp aynı kalan gözlerine alışmak. bedenini açlığa ve ateşe, aklını unutuşa teslim etmiş insanlar. oynadıkları ateşse bile yanan kendi elleriydi.
acıyla baş başa kalmanın yanında ölümü göze almak nedir ki?
bir yandan da zor sorular bir çığ gibi büyüyüp parçalanarak dolaşıyor zihnimizde; ölüm, karşısında fütursuz olanlara mı uzanır önce yoksa bir türlü ulaşamaz mı onlara? ölümden daha fazla hayatı hatırlatan ne var şu ölümlü dünyada?
nefeslerini tutmuş, gülüşlerin, çiçeklerin, oyuncakların, arkadaşların, çocukların ve uzaklarda yazılmış satırların tesellisiyle ölmeyi bekleyenler; huzurla kutsanmış yüzleri açık defnedilirken ölümden korkmamayı ilham ettiler. merhameti kovuğundan çıkartamadılar ama başka zamanlarda, başka yerlerde ve başka dillerde de anlatılacak hikâyeleri!
sadece kendi oruçlarını değil bizim kazamızı da tuttular.
onlar yaşadılar, biz bakmaya bile kalkışmadık. işte bir fırsat daha, bu sefer de gözlerimizi kaçıracak mıyız?
ayşe düzkan
|