I
Modern düşüncenin aklın başatlığını, yaşamın tüm katmanlarına sokarak kalıcılığını sağlama alma misyonunu terk ederek, post-modern deyip, ısıtıp sofraya koyalı 20-25 yıl oldu.
Neydi Modern düşüncenin öz eleştirisi? Descartes’in (17. yy.) rasyonel kartezyen düşüncesi “düşünüyorum o halde varım” önermesi üzerine inşa edilen modern manifesto (us, akıl başatlığı) savunulduğu gibi insan hayatının tüm alanlarını kapsamadığını gördü. 20. yy. modernizmi, akıl ile rasyonelize edemediği ruhsallığı (tin) metafizik (irrasyonel) sayarak görmezden geldi.
İnsanı akıl ve ruh birliği olarak tanımlayan Nietzche’ci görüşü de yok saydı. (Bkz., Sezai Özdemir, Eksik Olan, Karşı Sanat Çalışmaları, 2003) İnsan yaşamını, insan aklının sınırları içine hapsetti, aklın cevaz vermediği insan davranışlarını da görmezden geldi.
Kartezyen düşüncenin Rasyonel materyalizmi üzerine inşa edilen 20.yy modernizmi bilim ve teknolojik ilerlemelerini kendisine dayanak yaparak emperyal bir içeriğe dönüştü.
20. yy. modernizmi 1960-1980 yıllarında özeleştirisini yaparak, yeni bir dünya düzeni olarak, post-modernizm manifestosu yazdılar. Modernizmin dışladığı, görmezden geldiği Tin’i aklın yanına bir yastık gibi iliştirerek! Akıl-Ruh birlikteliğini tüm dünyaya ilan ettiler. Yeni milenyum gibi parlatılmış laflarla süslediler. Modernizmin, ulusal (laik) – evrensel değerlerini halı altına süpürerek, bu değerlerin yerine ulusallığı ortadan kaldıracak yerele, etniğe ve mezhebe vurgu yapar oldular.
Emperyalizm deşifre olunca, yeni bir yüze ihtiyacı vardı. İşte 21. yy. Emperyalizmin yeni yüzü post-modernizm ile maskelenerek, perdelenerek kamufle edilmektedir.
Batı emperyalizmi 21. yy.’da yeni bir yüzle küresel bir köye dönüşen dünyayı yeniden biçimlendirmesine, post-modernizm operasyonu dememize hiçbir kuşku yok. 1989 yılındaki S.S.C.B.’nin çözülmesi ile Batı emperyalizmi küresel güce dönüşüp tüm ulusları hizaya getirme gayreti (Afganistan, Irak, Yugoslavya, Rusya, ve Türki Cumhuriyetleri’nde yaptıkları) ortada iken, komünizme karşı savunma amaçlı kurulan NATO ise, şimdilerde saldırı amaçlı yapılanması, başka bir şekilde söylersek, dünya jandarmalığına dönüşmesinin arkasındaki gizli niyet, gözleri kör çocukların bile görebilecekleri emperyal gerçekler değil de nedir?
Ulusal devletleri demokrasinin arkasına saklanarak tehtid ettiği yetmezmiş gibi. NCO’lar Soroz’un mali desteği ve yerli işbirlikçiler aracılığıyla demokratikleşme (Ukrayna – Turuncu karşı devrimi) adı altında ulusal güçleri pasifleştirme, yereli ve etniği kaşıyarak böl-yönet’e varmak istiyorlar.
Tüm bunlar post-modernizmin siyasi ayağını teşkil ederken, sanatın tüm yanlarını da kapsayacak şekilde üstten, yukarıdan oligarşik yapılanmasını örgütleyerek post-modernizmin sanat ayağını oluşturmuştur.
Ulusal ve yerel STK’lar yolu ile Kültür Emperyalizmini empoze ve kabul ettirme, emperyal içeriğini gizleyerek her türlü manipülasyona açık, II. Paylaşım Savaşı sırası Fransa’nın Paris’i açık şehre dönüştürme gayreti gibi, vahşi kapitalizmin genlerine işlemiş sicili bozuk davranışıdır.
Ulusal ölçekte gözlemlediğim diğer bir örnek;
1983 Özal iktidarı ile başlayan, özü küresel kapitalizme entegre adı ile pazarlanan ön program sonrası, AB.’ne adaylık süreci, kılık değiştirmiş emperyalizm, özgürlük, düşünceyi açıklamak, daha demokratik, daha evrensel hukuk, daha insan haklarına saygı gibi gönül çelen yaklaşımlarla, yurttaş ile devleti arasındaki sıcak ilişkiyi dumura uğratıp emperyal hedefine adım adım yaklaşmaktadır.
Her şeye rağmen A.İlhan’ın “yeni bir dip dalgası” dediği muhalefet, eşyanın tabiatına uygun, gümbür gümbür, alttan alta kendi mecrasını, kendi yatağını oluşturan küçük dere, her geçen gün büyük bir nehre dönüşüyor.
Batı Emperyalizmi, çevre ve 3. dünya ülkeleri tarafından dikkatlice izleniyor. 21. yy.’da insanlar “Avcının bildiğini, ayılar da biliyor”u biliyorlar.
II.
23 Nisan 1920 yılında T.B.M.M. açan M.K. Atatürk batı emperyalizminin anayurdumuzun işgaline, kolektif direnişi örgütleyerek savunmanın rasyonelliğini silah arkadaşlarına ve Türk halkına anlatmasını T.B.M.M. tutanak ve yakın tarih kitaplarından öğreniyoruz.
M.K. Atatürk eğitimli eğitimsiz ayrımı yapmadan, Türk, Kürt, Arnavut, Arap, Çerkez, Müslüman, Hristiyan, Musevi vs. ayrımlara, bölme ve çarpmalara girmeden anayurdumuzdaki tüm insanları seferber ederek 29 Ekim 1923 yılında tam bağımsız, içte ve dışta barışı esas alan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti’ni yabancı asker ve silahtan arındırdıktan sonra, bildiğiniz ve bildiğim ama tekrardan fayda gördüğüm bazı bilgileri (tekrarda yarar vardır) kronolojik olarak, birinci bölümde özetlediğim küresel oligarşik yapılanmaların yurdum Türkiye Cumhuriyeti’ndeki yansımalarına değineceğim, fakat bunlara geçmeden önce 1920 öncesine kısaca değinmek gerekir.
1. Bölüşüm’ün sonuncu Osmanlı İmparatorluğu, (kendilerine göre Duyun-u Umumiye alacaklarını tahsil etmek üzere) İstanbul 1918 yılında batı emperyal müttefik kuvvetlerince (İngiltere, Fransa) işgal edildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun teslim anlaşması Sevr’de imzaladı. Bu anlaşmaya göre Osmanlı Ordusu dağıtıldı, silahları toplatıldı, anayurt kendi aralarında paylaşıldı. Türklere Konya Bozkır’ında yer verildi.
Bu kabul edilemez ağır koşullara, bilindiği gibi M.K. Atatürk önderliğindeki direniş batı emperyalizmini, yurttan kovdu. Sevr yırtıldı, Lozan’da M. İsmet İnönü çetin tartışmalar neticesinde İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon Lozan anlaşmasını imzalamak mecburiyetinde kaldı ve ekledi. “Mr. İsmet, kabul etmediğin bu şartları masadan alıyor ve cebime koyuyorum ve zamanı geldiği zaman veya koşullar, oluştuğunda bu şartlar yine önünüze gelecektir” diyerek tehditler savurmasını her Türk yurttaşı bilmektedir umarım.
Bu bilgi 1953 doğumlu Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Sezai Özdemir için batı emperyalizmininin niyetini anlamada kerteriz teşkil eder.
Bilindiği üzere kurtuluştan sonra savaş yaraları sarılmaya başlandı, kıt imkanlarla zümrüdü anka kuşu gibi kendi küllerinden doğmaya başladı. Nutuk’da belirtildiği gibi planlamalar yapılarak eğitim seferberliği, tarım, yerli malı kullanımı gibi atılımlar yapıldığı sıralarda daha belini doğrultmadan 1925 Seyh Sait isyanı İngiltere tarafından realize edildi. Bu isyan bastırıldı ama Lord Curzon şahsında batı emperyalizminin Türkiye Cumhuriyeti için kötü niyeti tüm açıklığı ile ortaya çıktı.
Bu niyeti 84 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük çoğunluğunun bildiğini umuyorum.
Birinci bölümde de belirttiğim gibi batı emperyalizminin sicili bozuk ve çıkarları için çevirmeyeceği numara, Zati Sungur, yok…
Böyle bir batıya girmek için takla atmadığımız kaldı. Paradoks gibi görünüyor ama değil. M.K. Atatürk (o zamanlar batı) “muasır devletlere yüzünüzü dönünüz milli harsınızla (kültürünüzle)” diyerek, doğulu kimliğinizi ve akıl yürütme biçimini yitirmeden, batının akıl yürütme biçimini de öğrenerek batının yaşam pratiklerinden yararlanmayı öneriyordu. Bence Atatürk’çü düşüncenin ana omurgasını oluşturan muasır seviye, başka bir şekilde söylersek çağının tanığı olmasını istiyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni böyle bir içeriğe oturtmak istedi. Sonrası malum 1926 ve 1930 yıllarında çok partili demokrasiye geçmek istedi. ‘her iki teşebbüs başarısız bir projeye dönüştü, çünkü Cumhuriyet’e geçişte maddi manevi zararı olanlar yer altına çekilerek, fırsat buldukça ortaya çıkmaları, 1925’deki isyan gibi arkasındaki İngiliz, daha sonraları hemen hemen tüm batı, yerel etnik ve mezhepsel unsurları (post-modernizmin siyasi ayağını düşünün) kaşıyarak ülkemizin dünya üzerindeki coğrafi stratejik konumu yüzünden (geçiş- köprü ülke) cazibe merkezi olması nedeniyle iç ve dış savunma için kuvvetli ordu gerekiyor. Çok partili dönemden sonra özellikle eğitim kalitesinin düşürülmesinin sonucu sağ-sol kardeş çatışması…
Burada sağ-sol çatışmasına kısaca değinmek istiyorum. İnsanın ussal ve ruhsal (tin) olmak üzere iki yanı var filozoflardan bazısı idealizme ruhsallığa (tine) önem vermiş öne çıkarmış, kimisi usa, materyale, fiziksel gerçekliğe (materyalizm) önem vermişler öne çıkarmışlar, tabiî ki bu tercihler üzerine ideoloji yaratılması insanın en büyük yanılgısıdır. İnsanın bu iki yanın bir arada ahenk içinde kullanılması varken bu paralelliği bozmak kavram kargaşasından başka nedir ki 1960-1980 arasındaki bu saçmalığa altı bine yakın kardeş katli olmuştur. Bu kargaşanın ülkede yarattığı kaos ve karmaşa, ekonomik, sosyal, siyasal ve insan hakları ve dolayısıyla demokratik hayatın her alanında yarattığı boşluk. 1950 yıllarından bu günlere kadar Türkiye Cumhuriyeti çok kötü yönetilmiştir. Bir de buna dış güçleri eklediğinizde komple teorisi gibi bir gerçeklikle karşı karşıyasınız demektir. 1984’den bu güne devam eden PKK terörü 30-40 bin kardeşin ölmesine 300-400 milyar doları bulan ekonomik zarara ve hesaplanamayan başka zararlar düşünüldüğünde bu terörün arkasındaki unsurların açık desteklerini Mısır’daki sağır sultan bile duyduğuna göre bu durumu yüksek sesle söyleyenlere Sevr paranoyası demek ne kadar doğru?
Buraya kadar batı emperyalizminin Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ne gibi niyet beslediğini çok genel olarak özetledim. Bu post-modernizmin siyasi ayağını oluşturuyor.
Şimdi kültürel emperyalizmin, kültürel oligarşinin Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki post-modern sanat politikası ayağını tartışmak istiyorum.
Birinci bölümde post-modern siyasi ayağını tartıştık. Pos-modern sanat politikasında da siyasi ayağı gibi paralel politikalar üretiyorlar. Kültür-sanat üzerinden emperyal amaca ulaşmak 21. yy.’ın stratejisi olarak karşımıza çıkıyor.
ABD. yaşam tarzı ve pop kültürü Hollywood tarafından ve NCO’lar tarafından empoze ediliyor. Ulusal ölçekteki Sivil Toplum Kuruluşları vasıtası ile manipüle ediliyor. Mali bütçelerle destekleniyor bu tür operasyonlarda yerli işbirlikçiler bularak “daha bizden” sanısı ile kolaylıkla içeride at oynayabiliyorlar. Türkiye’deki sanat ve kültür faaliyetleri
1. Holdinglere bağlı şirketler vasıtası ile örneğin Y.K.B. Kültür A.Ş., Eczacıbaşı Kültür Sanat (İstanbul Modern), Anadolu Kültür A.Ş., Koç Holding’in Sütlüce Koç Müzesi, Sabancı Holding’in (SSM) vs. gibi.
2. Vakıf Üniversiteleri, Bilgi, Haliç, Yeditepe gibi ilk akla gelenler.
3. Devlet Üniversiteleri, Marmara Üniversitesi, M.S.G.S.Ü vs.
4. Sanat Galerileri
5. Küratörler
6. Kıyıda köşede yazan sanat tarihçileri ve sanat eleştirmenleri.
7. Sivil Toplum Kuruluşları (STK) örneğin IKSV, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği gibi yedi kategorik seviyede faaliyet görülüyor.
Birinci kategori; Holdinglere bağlı müzeler uluslararası şirketler gibi yönetiliyor. Dünya ölçeğinde adları sanları olmayan ama Türkiye sınırları içinde orda-burda kendisine yer bulmuş ve kendilerine KÜRATÖR denilmesinden hoşlanan üç beş kişi ile birlikte uluslararası üne sahip yabancı küratörler ulusal sanat politikalarımızı kendi içerikleri doğrultusunda operasyona tabi tutabiliyorlar. (Rene Bloc’un Fuluksus’unu hatırlayınız.)
Kanımca bu kategoride ve diğer saydığım birkaç kategoride hücre beslenmesi, gibi degrade geçişlerle iş birlikleri yapılarak, tecimselliği ve manuplasyon etkinliklerini perdeleyerek “bizden görünerek” politikalar üreterek istenen yönde operasyonlar yapan oluşumlar.
İkinci kategori Vakıf Üniversiteleri’de öğretim üyelerinin 3. kategorideki devlet üniversitelerinden sağladıkları öğretim üyeleri ve yabancı öğretim üyeleriyle çalışıyorlar. Demokratikleşme, insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünceyi açıklamak ve ifade etmek gibi özgürlük talepleri ile sahaya iniyorlar. Saydığım taleplerin içeriğini küreselciler dolduruyor!
Üçüncü kategori içinde yer alan Devlet Üniversiteleri’nden en etkin olanı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, ki ulusal sanat politikalarını, içindeki fraksiyonlar yüzünden maniplasyona açık her türlü olumsuz etkilenmeleri içinde barındıran oluşum sergilemektedir.
Dördüncü kategori Sanat Galerileri ki her geçen gün sayıları artmaktadır. Tecimselliğin birinci planda olduğu, vahşi rekabetin en ileri sahada, insan haysiyetine, insan haklarına hiçbir şekilde kulak vermeyen, parayı büyük bir güç kaynağı ve şantaj aracı sayan, etik diye bir şey bilmeyen snoplarla, sanatın ne teorisi ne de pratiği ile uzaktan yakından ilgileri olmayan, daha da ileri gideyim; 1914 kuşağı ressamların sahteleriyle parasal gücü ve sermayeyi elde eden sahtekar, kulaktan dolma yalan yanlış laf kalabalıklığıyla iş yapanlar, % 40-50 ye varan galeri payları nedir ki? Evrensel, hem profesyonel hem de etik davranan galeriler yok değil.
Beşinci kategori küratörler ülkemizde sanat tarihi disiplininden gelenler olduğu gibi sanatın kendisini kendine uğraş alanı seçmiş entelektüeller. Türkiye’de var mı yok mu tartışmasına girmeden, sanatçıdan sanatçıya açık birer mektup olan sanat eserlerinin farklı disiplinlerce okunup yorumlanmaları ülkemiz kültürünün çeşitlenmesi ve zenginleşmesi açısından önemi yadsınamaz. Böyle bir ideal yaklaşım söz konusu mudur, sorusuna verilecek cevap maalesef olumlu değil. Türkiye’de gözlemlediğim işleyiş küresel yaklaşımların Türkiye’ye tercüme edilmesi ve kişisel tercihlerin maddi-manevi çıkarlar doğrultusunda oluşuna ilaveten Jakoben sulta söz konusudur. 1 ve 2. Bienalleri saymazsak konvansiyonel (tuval, heykel vs.) yaratım biçimleri neredeyse yok sayıldı. Daha çok çağdaş ifade biçimleri yerleştirme, video, performans gibi yaratılar empoze edilerek konvansiyonel yöntemler görmezden gelindi. Post-modernizmin siyasal ayağına paralel etnik, yerel ve mezhepsel değerlere vurgu yapılmasına olanak sağlandı. Ulusal renge vurgu yapan Beral Madra’yı saymazsak, diğer küratörler (sergi yapıcı) evrensellik adına Ulusal’a vurgu yapan yaratıcıları yok saydılar.
Dan Cameron’un Şiirsel Adalet (2003) temalı manifestonun dikkatle kaleme alınmasına rağmen küresel emperyalizmin içeriğine uyan parlatılmış, gönül çelen ifadelerle perdelenmiş, örtülmüştür.
Altıncı kategori küratörler için yaptığım değerlendirmelere ilave olarak Türk sanatı yok diyenlere nazire yapan eleştirmen varsa ben duymadım!
Yedinci kategori Sivil Toplum Kuruluşları, İstanbul Kültür Sanat Vakfı 10. Bienal’i yapıyor Ticari bir şirket gibi kararlar alıyor. Ben bildiğimi yaparım diyen emrivakiler hiç hoş değil. UPSD bakanlar kurulu vasıtasıyla kurulu tek STK. Ama nedendir bilinmez hiçbir şey yapmıyor, yapamıyor.
Türkiye’deki sanatçıları gütmek, yönetmek isteyen bir zihniyet var. İyilikle olmazsa baskı ile cehennem azabı çeken; sürüm sürüm süründürülüyor Türkiye‘de sanatçı.
Son söz olarak batı bize parlatılmış güzel sözlerle süslü, özgürlük, hukukun üstünlüğü, demokratik haklar gibi vaatlerine kanıp üniter yapımızı tehlikeye mi atacağız? Yoksa sistemimizin öz eleştirisini yapıp tam bağımsızlık ülkümüze sahip mi çıkacağız. Batının bu yalanına inanalım mı? Ne diyorsunuz? Öyle işine geliyor.
Batı ve AB. feodal beylikler dönemini istiyor. Emperyal sömürü için bu gerekli.
Evrensel değerleri içeren demokrasi kültürümüzün geliştirilmesi ve yaşama geçirilmesi dilek ve temennisi ile.
Sezai Özdemir
10 Şubat 2007 Cihangir
|