ENGLISH | Site Haritası | Anasayfa
 
 

 

 

 

 

 

 

 

Sergi Okuma: "sürekliliğin Sınırları-territories of Duration "


Konuşmacılar:

Ali Akay, Gülsen Bal, Ian Padgett, İskender Savaşır
ve Sergi Sanatçıları

 

Gülsen Bal - İlk önce Central Saint Martins College of Art & Design, Londra Enstitüsü Araştırma Çalışmaları Direktörü Profesör Ian Padgett bir başlangıç konuşması yapacak

Ian Padgett - Ben burada, olabildiğince gayrı-resmi olmasını umduğum bir tartışmayı yalnızca başlatmak için söz alacağım. Ve burada anahtar konuşmacı olmaktan çok, oluşacak söyleme katılmayı hedefleyen iki kişiyi tanıtmakla başlamak istiyorum. İkisi de tanıdığınız isimler; Gülsen Bal küratör, araştırmacı, sanatçı ve Ali Akay; kendisi de küratör, araştırmacı ve Aksanat’ın danışmanı.

Büyük ölçüde bir tesadüf eseri olarak, “Sanat Dünyamız”ın bu sayısında da bu iki konuşmacı arasında gerçekleşen ve bu sergiye ilişkin bazı temaların tartışıldığı bir metin yer aldı. Bu noktada Gülsen Bal’dan bu sergiyi bir bağlama yerleştirmesini, katalogta söylenenleri tekrarlamaktan ziyade, son yıllarda Türkiye’de gerçekleştirilen benzer sergiler bağlamında bir yere yerleştirmesi üzerine bir söz almasını istemek anlamlı olacak.

Gülsen Bal - Başlangıç olarak bir arka plan çizmekte yarar var; serginin arka planını. Sürekliliğin sınırları fikrine, sergisine varmadan önce Diyarbakır’da “O neredeyse ben de orada olacağım” başlıklı bir sergi üzerinde çalışıyordum. Başlangıçta Avrupa’nın Avrupa’lılar tarafından nasıl görüldüğü meselesi üzerinde duruyorduk ve öznenin nasıl tasarlanacağı ve öznenin kendi mekanını nasıl kurgulayacağı üzerinde duruyorduk. “Sürekliliğin Sınırları”nda ise bu kez yaratılan mekanın zamansallığı üzerinde duruyoruz. Ayrıca ek bir vurgu, ek bir kavram da devreye girmiş oldu; farklılık ve kimliğin farklılığı... Bu kavramları kullanarak iş yapmış birkaç sanatçı üzerinde yoğunlaşmaya karar verdim ve bu sanatçılarla bağlantı kurdum ve onlarla bir diyaloğu başlatmış oldum. Bu noktada küratörlükten ne anladığım hakkında birkaç şey söylemeliyim; ben bir diyaloğu başlatmayı ve bu yolla performansa dair bir nitelik elde edilmesini önemsiyorum. Bu sanatçılardan bazıları, Genco Gülan, Nasan Tur, Sophia Kosmaoglou ve Karl Ingar Roys daha önce de bizimle birlikte sergilerde yer almışlardı.

(İzleyicilere) Hepiniz sergiyi izlediğinize göre nasıl devam etmek istersiniz? Tek tek her sanatçı hakkında konuşmaya mı başlayayım, ya da soru cevap şekline mi geçelim? Ya da alternatif olarak şimdi Ali Akay sözü alabilir.

Ali Akay - Şimdi sergi üzerine konuşmak yerine daha genel bir çerçeve çizmeye çalışayım. Nasılsa sanatçılar kendi işlerini çok daha iyi anlatabilirler ve onlar üzerine konuşabiliriz daha sonra. Aslında burada beni ilgilendiren, yani sosyolojik, yahut felsefi açıdan ilgilendiren bazı kavramlar üzerine bir şeyler söyleyebilirim. Kimlik, kimliklerdeki farklılaşmalar, göçle birlikte oluşan çok kültürlülük gibi kavramlar yahut toplumun kültürü, toplumsal kültür veyahut da bireyin toplum içindeki yeri gibi konular söz konusu olduğu zaman, ben bu kavramlara genel anlayışın dışında bakmayı hep tercih ettim, özellikle son zamanlarda. Bir de “sürekliliğin sınırı” diye bir kavramın nasıl ifade edildiği üzerine konuşmak da yararlı olabilir. Şimdi özellikle ben konuya “territories of duration” ve “sürekliliğin sınırı” olarak baktığım zaman, iki ayrı şey anlıyorum. Birincisi İngilizce’sine baktığım zaman, yani “territories of duration”a baktığım zaman sürenin hep, biteviye devam ettiği bir yurt düşünüyorum. Yani ulus-devlet’in bekaası... Halbuki Türkçe’sine baktığım zaman, “sürekliliğin sınırları” dediğim zaman; sürekli değişen, hep değişmekte olan bir şeyin limitleri oluyor. Yani bu ikisi, Türkçe ve İngilizce başlıklar bizim önümüze bir paradoks çıkartıyor. Aslında buradan hareketle kimlik yahut çok kültürlülük kavramına geçebiliriz: İngilizce’sine baktığımızda, yani devam etmekte olan bir toprak, bir yurt sözkonusu olduğunda, devamlılık oluşturan bir kültürün varlığından söz edeceğiz demektir. Yani kültür, bir ulus-devlet yahut bir yurt içinde sabit duran, kalan bir şey… Halbuki ikinci başlıkta, Türkçe başlıkta, “sürekliliğin sınırları”nda; süren bir şeyin bitmeye başladığı bir sınıra geldiğimizi anlayacağız. Yani birincisinde sabit olan bir kültür ve kimlik var, ikincisinde değişmeye açık olan bir kültür ve kimlik var. Yani şu iki tane başlığın arasındaki özdeşlik bile; özdeşlik veyahut kimlik diye bir şeyin aslında bize bir kurgudan başka bir şey olmadığını anlatan bir örnek. Çok kültürlülük meselesine gelirsek, birincisinde yani sürmekte olan, devam eden, biteviye bir şekilde süren bir toprak, yurt, ulus, ülke dediğimizde çok kültürlülük nereden geldiği anlaşılmayan bir kavram olarak çıkıyor karşımıza. Çünkü burada başvuru noktası olarak kullanılan nokta, süren bir şey; halbuki ikincisinde süren bir şeyin sınırına gelip değişmesinden bahsedeceğiz. Dolayısıyla ikinci kavram, -göç sonrası toplumun- çok kültürlülük kavramına, çok daha yakın bir kavram gibi çıkıyor.

Yani şöyle söyleyeyim, özdeşlik, kimlik, ve fark; buranın kavramlarına baktığımız zaman aslında bir yandan özdeşliğin, kimliğin –tekrar edersek- anlamsız kavramlar olduğunu, sürekli değişime açık oldukları için bir özdeşliğin, kimliğin imkansızlığını bize gösteriyor. Çok kültürlülük kavramına gelirsek, modern ve post-modern söylemlerin içindeki göçle ilgili, değişik kültürlerin yan yana gelmesiyle ilgili olarak çok kullanılan bir kavram oldu fakat aslında başka bir açıdan baktığımız zaman eğer bir bireyi bir bütünlük olarak değil ama, bir süreç halinde “olacak olan” biri olarak düşündüğümde zaten baştan bireyin “bir kültürü” değil çok-kültürlülüğü söz konusu. Yani bana öyle geliyor ki, birinci durumda çok-kültürlüleşen bir birey varken, ikinci durumda başından beri çok-kültürlülüğü potansiyel olarak taşıyan fakat o potansiyeli her zaman aktüelize olduğu sırada yaşayan, ortaya çıkaran çok-kültürlülüğünü gösteren gerçek bir süreç içerisindeki birey çıkıyor karşımıza. Toparlarsak, bu iki kavramdan birincisine yani İngilizce’sine baktığımız zaman karşımıza değişmez bireyin devamlılığı çıkıyor, ikincisinde ise tam tersine; sürekli değişmekte olan ve her değişimi bir sınırla, bir zaman dilimi içinde oluştururken bir sonraki zaman dilimini her zaman için sürekli değişime açan süreçsel, süreç içindeki bir birey çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla İngilizce’sinde bugün Avrupa yahut Amerika yani batı toplumları diye adlandırılan toplumlardaki göçmen sorunu çıkıyor karşımıza. Beraberinde getirmiş olduğu siyasi problemler; yeni sağ, aşırı sağ problemleri, ırkçılığı dirilmesi vs. bütün bunların hepsi geliyor karşımıza. Türkçe’sindeyse tam tersine, sürekli sınır değiştirdikçe kendi sürekliliğini taşırken, her gittiği yerdeki kültürle aynı zamanda bir tür “osmos” içine girebilecek olan bir birey çıkıyor. Birincisi Avrupa’nın yerel siyasi, sosyolojik problemlerini yaratan bir kavram; halbuki ikincisi çevreden merkeze doğru giden insanın değişime açık olan kendi bireysel üslubunu gösteren bir kavram. Dolayısıyla, son olarak söyleyeceğim şu olacak; İngilizce’si batılı bir problem; Türkçe’si ise dışarıdan gelenin batıdaki sorunu olacak. Bir de şunu söyleyip bitireyim: yani dil problemlerinin bize kişisel problemleri beraberinde taşıdığını gösteren bir sayfa var karşımızda diye düşünüyorum.

Gülsen Bal - Bu sorunu dile getirdiğine çok memnun oldum çünkü , metnin çevirisiyle karşılaştığımdan beri ben de bu paradoksla yüzleşmek durumundayım. Özellikle de vurgulamak istediğim bu serginin İstanbul’da yapılıyor olmasının önemi. Çünkü İstanbul Avrupa’nın doğusu olarak tanımlanan bir şehir. Yani bir anlamda Avrupa’nın “ötekisi”...

Genco Gülan - Ben ilk önce Ali’nin en son söylediğine birkaç şey eklemek istiyorum. Marmara Üniversitesi’nde katıldığım son konferansta ben de bir makale sundum ve sunduğum bu makalede daha önce global köy olarak adlandırılan küreselliğe “global taşra” diye yeni bir tanım getirdim. Bu tanımımda globalleşmeyle, yine Ali’nin söz ettiği kültürel erozyonla aslında küresel genişliyor gibi görünürken tam tersi taşra genişliyor; yani “periphery” dediğimiz şey genişliyor ve küresel bir taşradan bahsetmeyi düşünüyoruz. Bu durumda daha önce evrensel olarak adlandırılan değerler bile yerelin yok olmasıyla taşralaşıyor. Dolayısıyla buradan baktığımızda Ali’nin bahsettiği aslında küreselleşmekten çok taşralılığın evrenselleşmesi oluyor- bu bakımdan da kimliksel kaymalar da, yani ulus-devlet birey ilişkisi ya da batı-doğu ilişkisi de tamamen “context” dışı kalıyor.

Ian Padgett - Evet, sizin sözünü ettiğiniz “taşralı evrensel değerler” ya da taşralılaşmış evrensel değerler aslında bir yandan da sürekli olarak küreselleşmenin basıncı altında. Bu basınç altında da bireysel kimliğin kendisi de sürekli bir tehdit altında yaşanmaya başlıyor ve dolayısıyla bu aslında varılmış bir duraktan ziyade çok dinamik bir süreç bu ikisi arasındaki ilişki.

Ali Akay - Peki, çalışmalar üzerinde duralım biraz. Sanatçılardan isteyelim konuşmalarını. Bizim bu kavramlar üzerindeki konuşmalarımızdan ziyade onlar biraz işleri üzerine konuşsunlar.

Ian Padgett - Özellikle Nasan’ın konuşmaya başlaması anlamlı olabilir bu bağlamda çünkü; onun işi statik bir ortam içerisinde neredeyse manik denebilecek bir faaliyeti sergilediği için, bu ikisini nasıl istişare ettiği, statik olan içerisindeki o manik hareketin nasıl dolayımlandığına –bireyin kendi çabası aracılığıyla dolayımlandığına ışık tuttuğu için bu olaya iyi bir açıklık getirebilir.

Ali Akay - Nasan’ın çalışmasında koşan bir gölge görüyoruz. Bir kimliksiz vücut. Vücut da değil hatta; ruh görüyoruz. Espasta o gölge hızla yer değiştirirken aslında espasın kendisini bir dinamizme sokuyor. Manik olan şey belki de o.

Nasan Tur - Globalizm ya da küreselleşme süreci içerisinde özellikle vurgulanması gereken nokta koşan adamın New York’ta ya da Tokyo’da değil bir apartman dairesi içerisinde koşmakta olduğudur. Çünkü burada önemli olan nokta bu apartman dairelerine, evlere ne olduğu meselesidir. Çünkü bugün artık evlerimiz yalnızca yaşama mekanımız değil, aynı zamanda işimizi görebileceğimiz, yemek ısmarlayabileceğimiz, hayatın diğer tüm faaliyetlerini de içinden sürdürebileceğimiz bir alan. Dolayısıyla koşmakta olan adam evinde yalnızca barınmıyor, bir anlamda herşeyi burada yapıyor. Bu çerçevede belki benim diğer işime, “takla atan adam”a bakmak daha faydalı olabilir. Takla atan adamlar işinde önce takla atan birini ya da birilerini Tokyo’da, sonra İstanbul’da, sonra New Mexico City’de görüyordunuz. Halbuki burada biraz daha geriye çekilmiş, daha özel bir alana çekilmiş bir faaliyeti görüyorsunuz ama bu özel alan da bütün diğer faaliyetleri de içinde taşıyor. Bu anlamda ev bir kale, bir müstahkem mevkii niteliği kazanmış durumda bu işte.

Gülsen Bal - Bu noktada bir gövdeden, cisimsellikten tamamen arınmış bir ses yarattığı ölçüde Sofia’nın işi böyle bir iş olduğu için O’nun bu konuda devam etmesi anlamlı olabilir.

Sophia Kosmaoglou - Bana bu tartışmada “evrenselleşmiş taşra” gibi kavramlar tartışılmaya başlandığı zaman aslında karşılaştırılamaz, bağdaştırılamaz büyüklükler arasında konuşuyormuşuz gibi geliyor. Birey ve otorite gibi, içerisi ve dışarısı gibi ikilikleri hala aşamamışız. Özellikle de bu kavram çiftleri arasındaki ilişkiye statik bir durum olarak bakmaktan ziyade Ali’nin söylediği gibi bir süreç olarak bakma eğilimindeyim ve özellikle bunların nerede yaşandığı, nerede problematize edildiği önem kazanıyor ve yine Ali’nin söylediği gibi çevreden merkeze doğru hareket ederken veyahut bir eyaletten başka bir eyalete, bir taşradan başka bir taşraya geçerken bunların kimlikle ilgili bir meselede ne kadar kurgusal olduğu daha da aşikar oluyor.

Son olarak şunu söylemek isterim. Her ne kadar ses benim için her zaman önemli olduysa da bu işle birlikte yeni bir alan açılmış oldu benim için ve bu da özellikle aksanın önemi... Bana öyle geliyor ki aksan tam da kimlik kavramının sahnelendiği, araştırıldığı bir fenomen. Ve özellikle sergide yer alan sanatçıların belirgin, kendilerine özgü aksanlarını, dille karmaşık ilişkilerini ya da farklı seyir hatlarını yansıtan karmaşık aksanları olduğunu görmek benim için çok çarpıcıydı.

Ali Akay - Aksan genelde hep bir ulus-devletin, bir bölgenin, bir şehrin konuşma sesi olarak kullanılıyor. Bugüne kadar hep böyle ele alındı. Aslında aksan herkesin kendi bireyselliğini gösteren bir şey. Tekilliğini gösteren bir şey. Bir de tabii yazar ya da sanatçı olarak yani yazı dilinin, plastik dilin de bir aksanı var ve bu kişisel aksandır. Resim yapan sanatçılarda fırçanın tuşu onun aksanını gösteriyordur veyahut syntax bir yazarın aksanını gösteriyordur. Bugün üzerinde konuştuğumuz çalışmalarda da, -işitsel ve görsel olduğu için bu çalışmalar- direkt olarak dilin kendisi kendi aksanını görsel aksanla birlikte gösteriyor. Sesin aksanıyla görüntünün aksanı birlikte gösterebiliyor. O zaman da, sesler olduğu zaman, aksanın kişiselliğiyle kollektifliği aynı anda kendini gösterebiliyor. Ses sayesinde, bu şekilde, aksanın sadece bir üslup olmaktan ayrı, aynı zamanda bireyin kendisinin zaten kollektif biri olduğunu gösteren bir örnek olarak çıkıyor karşımıza.

Gülsen Bal - Ingar, sen de bir şeyler söylemek ister misin?

Karl Ingar Roys - Evet. Her ne kadar insanlar küreselleşmekten bahsederken küreselleşmeyi belli bir evrim sürecinin sonucunda bir homojenleşme, bir türdeşleşmeyle sonuçlanan bir süreç gibi tarif ediyorlarsa da, ben bunun her zaman böyle seyretmediğini düşünüyorum ve bunu göstermek için özellikle politik düzeyde, politikacıların Norveç’te göçmen sorunuyla, göçmenlerin gelmesiyle birlikte ortaya çıkan sorunlarla başa çıkabilmek için medyayı nasıl kullandıkları konusu üzerinde yoğunlaştım.

Norveç’te medyadan doğrudan politik mesaj vermek için yararlanılması yasaktır. Medya aracılığıyla parayla politik reklam yayınlatmak yasaktır. Projemi gerçekleştirirken şunu keşfettim ki, Norveç’li politikacılar, siyasi partiler başka ülkelerin politikacılarını davet ederek ya da başka ülkelerde mesajlarını yayınlatarak bu yasağın etrafından dolanmanın yolunu buluyorlar. Belki bu durum Amerika’nın siyasi ya da savaş suçlularıyla Küba’da askeri kamplara kapatarak yani başka bir yerde tutarak başa çıktıklarıyla karşılaştırılabilir.

Projem aynı zamanda stereotipleştirme, basmakalıplaştırmayla ilgili. Çünkü özellikle kuzey Avrupa’da şöyle bir yaygın inanç var ki, sınırlar tamamen açıldığı takdirde aşağıdan yukarıya doğru yani Kuzey Avrupa’ya doğru önü alınamaz bir göç başlayacak. Hiçbir şekilde durdurulamayacak bir akış başlayacak.

Dolayısıyla bu proje içerisinde bir şekilde, bu stereotipleştirmenin ötesine geçmek ve insanlarla bu stereotiplerin gerçekliği hakkında konuşmak, onlar hakkında ne hissettiklerini sorgulamak istedim.

Gülsen Bal - Ingar eski Yugoslavya’ya gitti ve orada birkaç ay bizzat çalıştı. Aynı zamanda üniversite organizasyonlarıyla korelasyon kurdu ve orada birkaç tane televizyon kanalıyla birlikte de (.....) kullandı. Gerçekten iyi bir proje.

Karl Ingar Roys .- Norveç kendi ülkesindeki yasakları delmek için Yugoslavya’da yapılmış politik iletilerden yararlanırken şöyle bir paradoks da var ki; Norveç bir yandan da Yugoslavya’da medyaya yönelik şöyle bir hizmet veriyor; eski Yugoslavya’nın basın-yayın mensuplarına objektif, nesnel habercilik nasıl verilir gibi bir...

Gülsen Bal - Aslında orada şöyle bir şey var, o paradoks şuradan kaynaklanıyor; Norveç hükümeti bizzat, parayla propaganda amaçlı kısa filmler yaptırıyor.

Ian Padgett - Paradoksun asıl trajik ve belki de eğlendirici yanı şu ki; iktisadi bir süreç olarak küreselleşme ulus-devletler tarafından başlatılmış bir süreç olmakla birlikte, evrimi içerisinde ulus-devletlerin varlığını tehdit eden, bu süreç içerisinde değişik kişi ve grupların insani varlıklarını keşfetmelerine imkan tanıyan bir süreç olması.

Genco Gülan - Pardon, burada bir çeviri hatası var. Burada, böylesi iyi amaçları olan bir yöntem tam tersi çalışmaya başladı dedi, yanlış anlamadıysam.

İskender Savaşır .- peki, siz baştan alın o zaman.

Ian Padgett - Ulus-devletler tarafından başlatılan bu süreç açılımı sırasında ulus-devletlerin varlığını tehdit etmeye başladı ve hatta onları “kadük” hale getirdi. (buraya kadar doğru çevirdiğimi sanıyorum - İskender Savaşır)

Bunun sebebi de, bütün bu süreç insan kaynaklarını içerdiğinden, insan kaynaklarının da ekonomiyi aşan boyutları olduğundan, insan kaynakları küresel ölçüde seferber edildiğinde ekonomik olmayan mülahazalar da devreye giriyor. (çeviriye itiraz var mı? İskender Savaşır.)

Ali Akay - Ben bir şeyi hatırlatmak istiyorum. Şimdi, küreselleşme direkt ulus-devletler tarafından organize edilen bir şey olmaktan çok, batılı ulus-devletlerin içindeki bir sınıf fraksiyonunun trans- nasyonel sermayeyi temsil eden bir bloğun batı dışı sermaye ile ittifaka girip monopolist batı sermayesinin karşısına daha heterojen bir şekilde çıkarak monopolist fraksiyona karşı hegemonya kurma çabasınba bağlı olarak ortaya çıktı.

Gülsen Bal - Dolayısıyla iki ayrı çok-kültürlülükten bahsetmiş oluyoruz. Biri ulus-devlet ve sermaye hareketleri çerçevesinde ortaya çıkan bir çok-kültürlülük ve sorunları; diğeri ise doğrudan doğruya öznelliğin üretilmesi çerçevesinde bir çok-kültürlülük. Ama bunlar elbette birbirinden bağımsız değil.

Ian Padgett - Tomurcuklanması değil, mayalanmasını sağlayan şeyden bahsediyoruz.

Gülsen Bal - Genco, sen de birşeyler söyler misin çalışmaların hakkında?

Genco Gülan - Benim işimi, gördüğünüz gibi uçak parçaları ve de internet üzerinden canlı yayınlanan, üst üste bindirilmiş iki sesten oluşuyor. Bu sesler New York ve Boston’daki iki ayrı hava alanının kule ve uçak görüşme sesleri. Bu çalışma, 11 Eylül’den beri üzerinde çalıştığım “ne zaman bir uçak sesi duysam” adlı çalışmanın bir devamı. Gerçekten de 11 Eylül’den sonra gökyüzünde ne zaman bir uçak görsek, ya da sesini duysak, o uçağın her an bir yere girebileceği hissiyle, fobisiyle yaşamaya başladık. İlginçtir ki bu fobi ben İstanbul’a döndükten sonra bir savaş fobisi olarak devam etti çünkü, ilginç bir tesadüf; yine bu sefer uçaklar Doğu Avrupa’dan kalkıp, İstanbul üzerinden geçerek Irak’ta bir yerleri bombalamaya gidiyorlardı ve benim için savaşı hatırlatmaya devam ettiler. Dolayısıyla uçaklar, uçak sesleri bana savaşı çağrıştırmaya başladı. Başkalarına da çağrıştırmış olmalı ki, hava alanlarındaki güvenlik önlemleri artmaya başladı, kemerlerimize kadar soyulmaya başladık hava alanlarından geçerken, saatlerimizi hava alanı güvenliklerinde geçirmeye başladık. Benim yapmaya çalıştığım da klasik bir psikolojik metot; korkunun üstüne gitmek... Bu seride ilk defa, genel olarak ikinci defa uçak sesi uçak parçalarında vücut buluyor. Bu sesi daha önce internet ortamında birçok yerde sergilemiştim. Yine ilk defa uçak parçaları bir galeriye sanat nesnesi olarak giriyorlar.

İskender Savaşır - Evet sorulara geçebiliriz artık.

Petra Holzer - İstanbul Avrupa’nın doğusu olarak tanımlanıyor dediniz. Nerede böyle tanımlanıyor? İstanbul’da böyle tanımlanmıyor en azından. (Bu soruya ben de katılıyorum, ayrıca söyleyeyim. Evet 1204’ten beri batıdan bu barbarlar gelip gelip duruyor buraya demek geliyor içimden - İskender Savaşır)

Gülsen Bal - İki yıl önce Beral Madra bir konferansta bu tanımlamayı kullanmıştı. Avrupa’nın doğusu olma konusu o konferansta konuşulan konulardan biriydi. Benim kendi tanımlamam değil yani ve katıldığım bir tanımlama da değil aynı zamanda.

Petra Holzer - Bir sorum daha olacak, Ali Akay göçten yeni bir şey olarak söz etti. Oysa göç hiç de yeni bir şey değil, neredeyse zamanın başından beri tanıdığımız bir şey. Göçün hangi anlamda “yeni” olduğunu özellikle Ali Akay’a sormak istiyorum.

Ali Akay - Göç tabii, özellikle Türkler için çok anlamlı bir şey. Her zaman Orta asyadan göçtük diye öğrendik biz. Tabii ki göç yeni bir şey değil, fakat şu yeni bir şey; bir ulus-devletin kültürünün göçle bozulması yeni bir konu. İkinci yeni olan şey de, ulus-devlet sonrası göç hareketleriyle birlikte ortaya çıkan çok-kültürlülük kavramı. Çünkü çok-kültürlülük kavramı, post-colonial söylemin içindeki, ülkesinden çıkıp, batıda merkezde olup, oradan yeni diskurlar üretmeye başlayan sanatçı, entelektüel, yazarların ardından ortaya atıldı ve tartışılmaya başlandı ki, bu da son 30 yılda olan bir şey.

Benim söylediğim tam tersi yani, bireyi en başından bir birey olarak almak yerine, bir sürecin sonundaki bir kişilik diye baktığımız zaman, birey, zaten tarihin de gösterdiği gibi, başından beri potansiyel olarak çok-kültürlü.

Genco Gülan - Ben bunu kısaca eleştirmek istiyorum çünkü, sizin bahsettiğiniz çok-kültürlülük aslında çok pasaportluluğa tekabül ediyor. Eğer sanatçı çok pasaport, batı pasaportu taşımazsa çok-kültürlü olamıyor.

Ali Akay - Hayır, bir çok insan Avrupa’da yahut Amerika’da pasaport taşımadan, oturma izniyle bu çok-kültürlülük kavramını oradan konuşabiliyorlar. Bunların hiçbiri pasaport taşımıyor, ya da taşıyanlar da var, taşımayanlar da var.

Petra Holzer - Çok-kültürlülüğün yalnızca batı için bir fenomen olduğunu, batıda yaşayan batılı olmayanlar tarafından yaratılan bir fenomen olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Biraz Homi Bhabha’nın Diaspora kavramını çağrıştırıyor.

Ali Akay - Hayır, Genco’ya verdiğim cevap o yöndeydi, çünkü o batıdakilerden bahsetmişti. Çok pasaportlu olmayanlar çok-kültürlü değil demişti. Onun cevabıydı.

Genco Gülan - Hatta ben bir adım öteye götürüp şöyle diyeceğim; doğudan yapılan muhalefetin bile sadece batının izin verdiği muhalefete dönüşmesi söz konusu. Yani doğudaki aydın sadece batının çizdiği sınırlar içindeki muhalif tavrı benimserse muhalif olarak kabul ediliyor.

Ali Akay - Resmi olarak... Burada şunu söyleyeyim, birey bir süreç halinde, potansiyel çok-kültürlü dediğim şey aslında tam da post-colonial söylemin eleştirisi...

Gülsen Bal - Ali ben ve öteki gibi bir ikili karşıtlıktan bahsetmiyor. Bu yüzden Homi Bhabha konunun biraz dışında kalıyor.

Ian Padgett - “Sürekliliğin sınırları” ya da “territories of duration” kendisi besbelli zamansal bir barınma haline işaret ediyor ve bunun yankıları ne kadar çok boyutlu bir fenomenle karşı karşıya olduğumuzu ve bunun ne kadar dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor.

Feyyaz Yaman- Benim sorum Genco’ya yönelik olacak. Sürekliliğin sınırındaki özneyi konuşurken, o çelişkiyi yaşayan öznenin varlığını sormak istiyorum. Genco’nun işinde bize aktarmaya çalıştığı o korku dile geliyor ama sergi içerisinde o korkuyu taraflar olarak yaşayan, bu sınırda birbirine temas eden öznenin hakikatini nasıl okuyabileceğiz?

Ayrıca canlı performanstaki sarı boyanın yükselen iki uca bulaşması, ortasında duran özne ve bu iki taraflılığın nerede buluştuğu, nasıl bir süreç yaşadığını, özneyi ne şekilde etkilediğini nasıl algılayacağız? Ben çünkü burada hakikat sorununa yaklaşarak öznenin varlığını çözümlemekten yana konuşmak istiyorum.

Genco Gülan - Koltuklara oturmayı denerseniz, özellikle sol koltukta düşme hissini deneyimleyebiliyorsunuz. Fakat iş sadece korku ve düşme hissi üzerine kurulu değil, aynı zamanda bu korku hissine karşı durma, mücadele etme pozisyonunu da içeriyor. Ne kadar alakalı bilmiyorum ama sörfçüler de köpek balığı korkularını yenmek için bir tane köpek balığı dişi takarlar.

Feyyaz Yaman - Birey olarak yaşadığımız korkunun ve refleksin ötesinde 11 Eylül’de tüm dünya olarak yaşadığımız korkuyu sergiye nasıl taşıyoruz? Onu soruyorum. Yani burada bir uluslar çatışması mı var, burada bir din çatışması mı var? Bir coğrafya insanı olarak, tarihin, yaşanan o kesitin öznesi olarak bireyin korkusunu konuşmaktan yanayım.

Ian Padgett - Bir sanat eseri yalnızca temsil etmekle yetinmek zorunda değil, ya da temsil etmek zorunda değil. Kimi zaman gayrı meşru bir tepkiye de yol açabilir ve hakikat de o gayrı meşru tepkide olabilir.

İskender Savaşır - (Ian Padgett‘a ) bu da benim ona cevabımdı. “O başka şeye de biz, propaganda ya da savaş çağrısı diyoruz galiba. Sanat eseri demiyoruz!” dedim.

İskender Savaşır - Bu arada ben de bir şey sorabilir miyim? Dilek Winchester’ın işinin bu sergiyle bağlantısı neydi? Yanlış anlaşılmasın, çok beğendim işini. Ama serginin bütünüyle bağlantı kuramadım.

Gülsen Bal- Dilek Winchester Diyarbakır’daki sergiye de katılmış ve oradaki kadınlarla kimlik, özellikle dille, adlandırmayla ilişkileri konusunda çalışmıştı. Bu çalışma ayrıca kitap olarak da yayımlandı. Sergiyle bağlantısı bu noktadadır. Şimdi de benzer bir çalışmayı İstanbul’da yaşayan Türk ve Kürt kadınlarla yapıyor.

Ian Padgett - Evrensel değerlerin taşralılaştığı bir ortamda yapıldığı için ve kimlik sorununu bu adlandırma üzerinden yaklaştığı için çok farklı bir estetiğe sahip.

Genco Gülan - İskender Savaşır’ın söylediklerini ben çevireyim, ister misiniz? “Bu eleştirim Dilek’in işini beğenmediğim için değil; tam tersi, Dilek’in işini beğenip sergiyi beğenmediğim için...” Doğru mu çevirdim?!

İskender Savaşır - Çok doğru. Sergide ne işi var derken; “kötü” işin bu sergide ne işi var değildi söylediğim!

Ian Padgett - Evet, bitiriyoruz galiba artık. Katıldığınız için çok teşekkürler.

Arslan Eroğlu - Pardon! Ben bir şey soracağım. Şimdi, kapıdaki “her işte hayır vardır” -biraz İstanbul’dan öte taraf diyelim- doğuya ait, tevekküle ait bir şeydir. O zaman şimdi ben şunu düşünecek miyim: kapıdan girince, içerideki uçak durumunda da bir hayır mı vardır? O zaman gerçekte ben, o olay olduğu zaman kimse kusura bakmasın, korkmaktan daha çok sevindim. Bu da benim tevekkülüm belki.

11 Eylül’ün ertesinde burada yaptığımız konuşmalarda da “bu zamana kadar yapılmış en iyi sanatsal performans” denmişti. Söyleyen kişinin adını şu an anımsayamayacağım.

İskender Savaşır – Stockhausen, Alman bir besteciydi.

Arslan Eroğlu - Şimdi senin işin de böyle bir şey mi? Bir taraftan böyle bir durumu korku gibi getiriyoruz, estetize ederek bir sanat galerisine taşıyoruz ama diğer taraftan da tevekkülü kapıya asıyoruz. Şimdi burada açmazlar var. Konuşma belki çok farklı noktalara gidecek ama böyle bir durumun varlığını belirtmek istedim.

Genco Gülan - Ben çok kısaca bir cevap vermek istiyorum. Parçalar arasında bir de kara kutu var. Herkes bana soruyor: Neden kara kutu turuncu diye. Ben de açıklıyorum, kara kutu aslında turuncudur, kaza geçirmiş bir uçağın kara kutusu yandığı için kara olur. Fakat buradaki uçak kaza geçirmediği için kutu turuncu. Dolayısıyla, uçak parçaları var ama burada bir uçak kazasından bahsetmiyoruz. Yani bu yerleştirme bir uçak kazasını temsil etmiyor.

Ian Padgett - 11 Eylül olduğunda ben televizyondan izledim. İlk gördüğümde bunun aslında bir film olduğunu düşündüm. Bu sanıda olan sadece ben de değildim. Bir çok insanın olan biteni anlaması için biraz zaman geçmesi gerekti. Dolayısıyla ilk tepkimiz bunun film yani bir sanat eseri olduğu yönündeydi.

Gülsen Bal - Evet, artık bitirelim isterseniz. Katılan herkese teşekkürler.

 

23 Haziran 2006 Cuma Karşı Sanat Çalışmaları

 

 
Karşı Sanat Çalışmaları © 2003 - Her Hakkı Saklıdır.