Sürekliliğin sınırları…
Göçmen (göçeden) sanatçıların, akademisyenlerin ve aydınların sorunları kültürel ve sanatsal söylemleri yoğun etkiler. Özellikle ortaya çıkan kimlik meseleleri ön plandadır. Kimlik tartışmaları “iyi niyetli” yaklaşımlar dahi olsa, teorik anglo-saxon renkler taşımaya meyillidir.
Küratör Gülsen Bal sergi metninde serginin çeşitli parçalarını bir konsept çerçevesinde bir araya getirmeye çabalıyor. Bütün metinde bu konsepti ortaya koyma çabasını görüyoruz. Aynı zamanda farklı sanatçılar ı bu sergiye oturtmaya çalışıyor. Başlangıçtan itibaren – Cengiz Tekin’in “her işte bir HAYIR vardır” – sergisinin duygusunu anlayabiliyoruz: birkaç espri ve pek çok psikolojik sanatçı durumları.
Nasan Tur’un “koşu” enstallasyonu, - kendi sözleriyle – bireylerin küresel köy durumundan kaçış bulma çabasıdır. Ne yazık ki, bir kez daha bireyler için küresel köy dünya nüfusunun bir bölümü için geçerli – kapitalist toplumun orta ve üst kesimi . Ve yine bu eser öncelikli bireyin psikolojik bir ifadesi. Aslında son 15 yılın “online-hayat”ının olumsuz yönleri tartışmasına hiç bir yenilik katmıyor.
Sophia Kosmaoglu’nun ses enstallasyonu devletin otoriter sesini ortaya koymaya çalışıyor. Birkaç yerel referans koyuyor işine. Ve bunlar Türk ulusunun otoriter laikliğini (“sekülerizm”) ele alıyor...
Karl Ingar Roys Norveç’te medyanın, devletin ve toplumun iki yüzlülüğünü araştırmaya çalışıyor. Norveç’te doğrudan politik (yani parti-politika) mesajları medyadan yayınlamak yasağı vardır. Sanatçı bu yasağın ülke sınırlarının dışında nasıl aşdığını sorguluyor. Fakat doğrudan politik bir mesaj dışında hiç bir problem görmüyor sanatçı. Kuzeyli STKlar’ın Bosna medyasına tarafsız olmayı öğretmesini de sorgulamıyor. Ve artık herkes biliyor ki, dünyada en “objektif” dediğimiz BBC’nin yeni takma adı “Bush-Blair-şirketi” oldu...
Genco Gülan’ın işi “11 Eylül”den sonraki korku üzerine aslında tamamen sanatçının kendisi yönelik psiko-terapi yaklaşımıdır. Avusturya’da “Gugging” psikiyatri hastanesinde sanat, terapi amaçlı kullanılıyor – öncelikle sergilenecek bir eser değil, iyileştirici bir yöntem olarak. Buna karşı Gülan hayli politik bir konu kullanıyor ve içini boşaltarak kendi korkularını ortaya koyuyor. New York’taki saldırıyı bizzat yaşayarak bu korkuları edinmiş. İşinde demeç olmadığı için kendi tanımladığı “küresel taşralaşma”nın bir parçası haline geliyor.
Yeni Kimliklere dair olan sergide, büyük bir soru ortaya çıkıyor: neden anglo-saxon kimlik(ler) tanımlarına bu kadar dahil oluyoruz? Nerede kimlik tanımlarına farklı yaklaşımlar bulabiliriz? Kendini küresel bireyselleşme ve psikologlaştırma eğilimini ve aynı zamanda politik ve radikal anlamları ve bu anlamları sorgulamayı satmayan yaklaşımları nerede bulabiliriz?
“Territories of duration”
Problems of migrating artists, academics and intellectuals have profound impacts on cultural and artistic discourses. Especially the identity questions they encounter become priority topics. Even “good-will” approaches of identity discussions tend to have an Anglo-Saxon colored theoretical background.
The text of curator Gülsen Bal tries hard to combine the different pieces together to offer a framework for the concept. The whole text shows the struggle she leads to explain the concept and furthermore the different artists have to fit into the exhibition. Right from the beginning – “her işte bir HAYIR vardır” by Cengiz Tekin – we get the feeling what this whole exhibition is about: some witty statements in the realm of psychology of each of the artists.
Nasan Tur’s installation of “run” is – in his own words – a statement to find a way out of the global village situation of each individual. Once again the global village for individuals may be true for a small part of the worldwide population – the middleclass (and up) of the global capitalist society. Once again the piece is psychological statement of a privileged individual within the context of the last 15 years of discussion on the negative effects of online-life.
Sophia Kosmaoglou in her voice installation even tries to use the authoritarian voice of the state and puts some local references within her announcements. Her references claim the authoritarian secularism of the Turkish nation.
Karl Ingar Roys tries very hard to explore the double standards of Norwegian media, state and society. He questions how political (in this case party-political) statements are not allowed to be in Norwegian media and how such ways are neglected outside the nation state territories. He, however, seems not to be at least concerned that the political is not only present through the obvious. He also is not concerned that Northern NGO’s teach the Bosnian media how to be neutral or objective. As we know for sure that even the most “objective” BBC is now called the “Bush-Blair-Company” by people all over the world…
Genco Gülan’s work on the 9/11 fear is psycho-therapeutic approach towards his own problems. While in the psychiatric hospital in “Gugging” ( Austria), art is a medium for therapy – first as a means to heal not to exhibit – this artist uses a highly political topic to expose his own fears he acquired during the attack – which he experienced “live” in N.Y. He lacks a statement and becomes a part of what he calls himself “global provincialism.”
During the whole exhibition allegedly concerned with new identities there is one big question: why are we so much concerned by the Anglo-Saxon definitions of identity? Where do we find other ways of approaching identity without selling out to the global tendency to individualize and psychologize all political and radical meanings and quests for meaning?
Karşı Sanat Çalışmaları
Petra Holzer

Sınırlar ve Süreklilikler
İlk izlenim; bu tür sergilerin tipik karakteristiği olan ses kirliliği. Koridora girmek gürültüye girmekle birlikte çok fazlalığa da batmak gibi. Babil kulesi’ni hatırlatan çok dil ama hiç biri diğeriyle ilişkilenemiyor. Kendi içlerinde konuşmaya çalışıyorlar ama ortaya çıkan bir kakafoniden öteye gitmiyor.
Katılan sanatçıların sorunu, “boş zaman” sahibi olmalarına rağmen bu boş zamanı, eğilimlerinden dolayı ve bu eğilimi oluşturan konjöktürün belirleyiciliğinde “argümanlı konuşma” yeteneğine dönüştürememeleri.O zaman, boş zamanı olmayanların zorunlu yaşam ihtiyaçlarını belirtmeye çalışan ve bu yüzden “anlaşılmaz sesler” çıkaran kalabalıklar söz konusu oluyor. İlk çarpan bu. Bu değil mi ? diye tekrar gezdiğinizde durum değişmiyor.
Okunaklı değil ve bir gürültü-ses anlatımı içinde anlam ve imge ayıklamak ilk ilişki olunca o bildik, ustalaşamıyan, amacına varamamış işlerin “ne kadar karışık,ne kadar zor” duygusu insana basıyor. Cihazların duruşları,objelerin mekanda yer tutuşları, başka bir mekanda daha mı doğru olurdu sorusunu fazlasıyla sordurmaya başlıyor bir süre sonra.
“Her şeyde bir hayır vardır”a “hayır” durumu sergi konsepti içindeki işlerin kendi konularındaki hayırsızlıklar için mi, yoksa bir motto olarak matraklık olsun diye mi anlaşılmıyor. Veya oryantal bir bakışla bu felsefeyle dalga mı geçiliyor, o da belli değil. Kaçanlar, göçenler, yemek yiyen palyaço kılıklı genç oğlancıklar ve sonda vardıkları evde yapılacak olan partinin hazcılığı ve etrafa olan umursamazlık hepsindeki o ölümcül kapalılık; belki devamlılık burada? En onmazı da o kahredici küçük ekranın sentetik ışığında insanı-olayı aramak. Masa üzerinde manav tezgahı bir imge sunuyor gibi ama onu da, yanına konan metinlerin felsefe zorlayan anlamsızlığı bozuyor. Bu arada Bosna’da hayat devam ediyor tüm umursamazlığıyla…
Hayır’ın yanıp sönmesiyle her işte bir “hayır” olmadığı söylenirken bu eski atasözünün derinliğini ve esnekliğini,epistemolojik gücünü karşılamıyor. Hostes kızın konuşmalarındaki abuklama, uçak parçalarının bize 11 Eylül’ün dehşetini verememesi bir yana o parçaların sanat objesi olma iddiası şaibeli. O parçalar çekilen acının ve korkunun sanatsal imgeleri olarak hazır sanat durumunda olabildiler mi sizce? Onları alıyoruz ve belki evimizde,belki başka bir mekanda (bir meydanda mesela) kullanıyoruz… Ve sergi 11 Eylül’ün dehşetini mi ? Yoksa, etnisite zıtlıklarının paradokslarını mı ya da bu kökten modernizmin post-modern eleştirisini mi veya kaybolan bireyin kentle olan çelişkilerini mi imgeleştirmeye çalışıyor? Baharı imleyen performanstaki doğa ve onun bütünlüğünü anlatan sarı toz-hamak ikilisinin yine hazza çıkan yolu, kendinden ya da birinden kaçan hayaletle nasıl bir ilişkilenme içinde? Bütün bunlara bir kavramlaştırma zorlaması ve kifayetsizlikle çatışan, yarıyolda kalmış “parlak fikirler” eşlik ediyor toplamda. Sınırlar ve süreklilikler yerine lokal kapalı dünyaların konuşma-anlatma çabası ağır basıyor. Birsürü kelebek kanat çırpıyor ama bir yerlerde ne oluyor henüz belli değil.
Karşı Sanat Çalışmaları
Müfit İşler
|