2010 yılı, İstanbul, B tipi dünya kültür başkenti şeçildi. Bunu bekliyordum, çevreme söylüyordum. Bu kararın sebebini merak ediyordum. Cevabı bulmak zor olmadı. Türkiye ve onun gibi gelişememiş ülkekerde bir şekilde uygulanan 'hızlandırılmış' kapitalizm bütün yaşam alanlarını, bankaları, madenleri, ticaret kanunlarını, tıbbı, sanayiyi, eğitimi, borsayı, piyasayı, vs elegeçirdikten sonra, kültürü de yutmaya çalışacaktı. Müziği, sinemayı, eğlencelik sanatları yutmak kolaydı. Fakat sıra sanata gelince işler biraz zorlaştı. Türkiye’de müze bile yoktu. Teşvikiye Camii civarında bir çok evde yapılan görüşmelerle, önce dernek, vakıf derken bir bienal arkasından Feshane’de Nejat Eczacıbaşı müzesi, ardından bir bienal daha, bir daha.. Sanatçılar bu olaylara katıldıkça bir heyecan bir telaş. Nişantaşı piyasası şahlandı. Herkesin cebi para dolu. Resimler satılıyor, resimler alınıyor. Yarışmalar açılıyor. Ödüller veriliyor. Yeni bankalar açılıyor, koleksiyonlar alınıyor. Para dönüyor.
yavaş yavaş sivil toplum örgütleri adı altında, sermaye örgütleri kuruluyor. Devlete yeni programlar yükleniyor. Bu holding vakıfları, AB. ve ABD ile TC. arasındaki ilişkiyi organize ediyor, küratörler eliyle İstanbul’a bir imaj biçiliyor. Farklı hareket eden büyük kurumlar 'Aksanat, Platform, Garanti, Eczacıbaşı’ tek bir üstbaşlık altında toplanıyor ve görev dağılımı yapılıyor, kadrolar yetiştiriliyor. Bu kadrolara üniversite hocalıkları veriliyor. Tv.ler, gazeteler, dergiler, bu gruba ait olduğu için, reklam bombardımanı yapılıyor. Ortam geriliyor. İkilik yaratılıyor. Kavramsalcılar ressamları, ressamlar kavramsalcıları sevmiyor. Kavramsalcılar anında sisteme entegre oluyorlar, ressamlar demode marjinaller durumuna düşüyorlar.
Genel trend son yıllarda Amerika’ya ve Almanya’ya bakmaktır. Aslında hep böyle olmuştur. Akademik olmayan ressamlardan yeni bir şey belki çıkabilir. Çıkması da gerekir, fakat yeninin arandığı alan buna elverişli değil. Dışarıda aranıyor, halbuki içeride aranması gerek. Anadolu uygarlıklarını geleceğin oluşacağı zemin olarak görmek gerekiyor. Arkaik ruhu ve kendinizi anlamak için iyi bir toprak. Kabullenmekte zorlandığımız toplumsal kimliğimiz. Özellikle laik(küresel) baskının sanatçılar üzerindeki, galericiler ve eğitimciler vasıtasıyla uyguladığı aşağılama eylemleri genç sanatçıları korkutuyor, onların kendilerini birer seçkin elit, toplumun üstünde birer misyoner, özel, hissetmelerine zorluyor. Genç, okula girdiği andan itibaren kendini farklı, ona anlatılan kimlikler gibi zannediyor. Otuzbeşlere kadar bu yanılgı sürüyor. Sonrası kişiye kalmış. Birde yeni bir sanatçı türü çıktı ortaya.'sivil sermaye örgütlerinin' organize ettikleri daha doğrusu 'ana planı' uyguladıkları tüm fiyakalı sergilere sorgulamadan katılan, ressam ve kavramsalcılar. Doğuya blucin takımları giyerek git, sergiye katıl, kenti gez, insanların fakirliğini gör, onlar sana baksın, düşünsün, sen onlara bak, ‘ay her taraf ne dökülüyor, öff varoşa bak, şu sefalete bak, ne kadar hoş ne kadar pitoresk, wow’ de, dünya kültür mafyasının güvencesinde nerde kalıyorsan kal, sonrada uçağa bin İstanbul’a dön. Ve doğu sorunundan söz etmeye başla. Doğun’un kültünü bilme, merak etme, ilgilenme, batının çizgi romanının, izini sür, oda olur be abi, bu da olur be abi de dur, bir çeşit fuar, galeri mafyası ile çalış, sergilerini İstanbul’un en züppe muhitinde aç, bebekte, inanmadığın akademisyenlerle çalış, aynı duvarları paylaş, artık bayatlamış bir manifestonun peşine pek istemesende takıl, etnik ve varoştan beslenen, yani duygu sömürüsü yapan bir rock grubu gibi.
Bu tür bir anlayışa cevap veren büyük boyutlu bir resmi 2005 yılında AKM’de açtığım EROİN adlı sergide vermiştim. Resmin adı 'babile göre iyilik' idi. Hatırlarsınız herhalde değil mi?
Sıra, artık ortaya çıkmaya geliyor. Vitrindeki kitapların çoğu, Beyoğlu’nda oynayan filmlerin çoğu, bu konulardan söz ediyor. Yahudilik, katolik ve evangelist, mısır ve metal karışımı gotik bir karma, estetik alana egemen oluyor, formun fragmanları, ortalığı kaplıyor. Ardından içerik parçalanıyor, sözcüklerin anlamları ters çevrilmeye başlıyor. Kavramlar birleştirilip yeni açılımlar yaratılıyor, 'şiirsel adalet' gibi. 2.Cumhuriyetçiler bu duruma bayılıyorlar. Güncelleşme adına işin sonunu düşünmeden oyuna katılıyorlar. Hiçbirisini hiçbir sergide göremiyoruz. Sanat yavaş yavaş hiç kimsenin göremediği birileri tafından adeta oriondan yönetilen bir hizmet sektörüne dönüşüyor. Popüler kültürle aynı paydayı paylaşıyor. Bu yüzden çizgi romanlarda süpermen, batman uçuşurken, en yüksek sanat organizasyonları olan bienallerde Kral Davud boy gösteriyor.
Doğal olarak sanat yapan moderndir, teorilere takılan modernist.olay aslında bir mumya filmine benziyor, dirilen ölüm işini iyi biliyor, sermayesi ve gücü var. Beslenmesi gerek. Fakat son sahnede balonla kaçarken, tapınağın tepesinden en büyük elması kapmak, mumyayı tekrar dirilmeye mahkum eder ve ikinci film çekilir. İşte bu elmas yerinden çalınıp İngiltere’de bir müzeye konulunca anlamı aynı kalsa bile işlevi değişiyor. Kutsal ve toplumu ilgilendiren bir yönetici durumundan, seyredilen ve tarif edilen bir nesne durumuna dönüşüyor. Yani bilgiye dönüşüyor, Biriktiriliyor. Bu birikimle oynamak çok kolay, hatta boca edersin toplumun kafası karışır. İki kuşak sonra orijin unutulur. Belgelenmek var olmak değil yok olmak anlamına gelir. Her türlü belge ve bilgi sanal ortama geçer, yaşam hafifleşir, konformizm topluma egemen olur. Artık herkesin kaybedecek birşeyleri vardır ve sürekli kaybetmekten korkacakları yeni şeyler arzu etmektedirler. Parayı harcarken kazanmaları gerekiyor. Yani sanatın ucuz olması lazım. Piyasa böyle.
Turuncu kapitalizm sürüyor. Son evreye giriyoruz. 2007 yılında yeni bienal yapılacak. Şu ana kadar piyasada biriken okullarını bitirmiş 20.000 civarında genç sanatçı bu ve diğer bienalleri bekliyor. 2009 yılında bir bienal daha yapılacak, 2010 yılında ise İstanbul dünya kültür başkenti. 460.000.000 Euro şu anda hazır, projeleri bekliyor. Bekleyen bekleyene. Daha çok beklerler. Bu Euroları almak için 'sivil sermaye örgütleri' çoktan sıraya girmiş durumda.bienali, müzeleri kuran örgütlerin aynıları. Amaç fonlardan kültüre giden paraları tekrar içeriye düşürmek, üyeleri veya müritleri sanatçılar olan bir sektör yaratıp kapitalin parçası yapmak, geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen reklam şirketlerinin satışı gibi sanat galerileri yabancı ortak alacak ya da satılacak. Küçük galeriler kapanacak.kurala göre olması gereken olacak, güncelleşmiş sanat fuarı denemesi yapıldı bile. Ekonomik sıkıntı içinde olan galeriler (çoğu) her türlü öneriyi olumlu değerlendirme eğiliminde olacaklar, ya da amatörce ve kaliteyi düşürerek ayakta kalma yollarını arayacaklar, sanatın gelişmesi için hiç de iyi bir yol değil. Mevcut koleksiyoncuların ellerindeki sanat eserlerinin fiyatları düşecek, mezatlarda her türlü anlaşma yapılacak tefeciler, borsacılar, antikacılar, sahteciler devreye girecek, mafya ortada dönen bu büyük pasta ile ilgilenecek, sanat eserinin satışı çekle-senetle olacak, çekler ödenmeyecek, hacizler yapılacak, aç kalan ressamların resimleri 50-100 dolara düşecek, sanatçı ile alıcının buluşmaması için karteller kurulacak, Galeri Baraz gibi Mustafa Taviloğlu gibi büyük koleksiyoncu ve galeriler müze projelerini erteleyecekler, Akmerkez’de sergiler, Nişantaşı’nda vitrinlerde resimler sergilenecek, bunlara karşı gibi duran ama aslında çanak tutan sanatçı grupları oluşacak, yeterli içeriğe sahip olmadığı için, sosyal duruş bile gösterse varoşu tariften öteye gidemeyen gün geçtikçe züppeleşen sanatçılar çoğalacak, akademiklerin çoğu içe kapanacak, hocaların gizli ilişkileri ortaya çıkacak (masonluk vs), heykelciler soyuta yönelecek, heykellerin üretim süreleri kısalacak, 15-20 günlük hızlı heykel üretme festivalleri yapılacak, bu dev mermer anıtlar özellikle yeni gelişen kentlerin sağına soluna konulacak, polyesterin olanakları nedeniyle bir dönem sonra heykel adı altında dev patlıcanlar, biberler, domatesler, piliçler, horozlar vs. kent meydanlarını dolduracak, Las Vegas gibi..
Bu olanlara 'TURUNCU DEVRİM' denir. 2010'a endekslidir. Ekonomideki gerileme ile ters çalışır. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarif eden, boyayı tanımıyan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşıyan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler. Trafikte bir aşağı bir yukarı gitmeye çalışırken, sanat düşünmek, beste yapmak, atölyeye gidildiği zaman, bir an önce esrimeye çalışmak, içmek, çok içmek. Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şöförler tutarlar, Şişli’de bir apartıman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları.önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır. Her zaman işe yarar. Kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar.'mış' gibi.
Şimdi, sıra karakteri zaten bozuk olan sanat camiasını birbirine düşürmekte. Bunu da sanatçılar üzerinden yapmak. Böylece, yeni kusakların ayaklarının altındaki toprak çekilecek, elektrikle beslenen popun oluşturduğu sanal bir zemine basmaları sağlanacak. Elektrik. Adeta satanik bir plan.
Yavuz Tanyeli
4 Şubat 2007 İstanbul, Pera
|