english
Saadetler Dilerim
21 Aralık Salı 2010 - 19 Ocak Çarsamba 2011

Siyah-Beyaz
Emre Zeytinoğlu

Siyah-beyaz yaşamı tasnif etmektir:
Nedenlerin ve sonuçların asla sabit kalmadığı, tekrarların asla benzerlik taşımadığı bir dünyada yaşıyoruz. Bir takım hareketlerin, kokuların, renklerin, seslerin, tatların ve daha birçok şeyin asla aynı duygulara karşılık gelmediği bir dünya…
Nesnelere farklı bakış açılarının ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerin sürekli değişik anlamlara yol açtığı bir yaşamın görüntüleri, elbette önümüze son derece karmaşık bir sahne açar. Üstelik bu çok anlamlılığın sahnesi, yaşamın tek sahnesi de değildir. Yeryüzünden yukarı doğru yükseldikçe bu sahnelerin sayısının sonsuza doğru artmaya başladığı görülür. Ve biraz daha yükseldikçe bu sahneler arasındaki sınır çizgileri de görünmez olur. Böylece yaşamın tüm görüntüleri iç içe geçmeye başlar. Renkler yalnızca bir karışım halini alır, sesler tek tonda bir uğultudur, kokular ve tatlar yalnızca bir bellek oyunu halinde belirebilir vb.
Artık yukardan bakışla “aşağıdaki” dünya öylesine karmaşıklaşmış ve algılanabilirliği öylesine olanaksızlaşmıştır ki, her şeyin bir bütün olduğu konusunda hiçbir şüphemiz kalmamıştır. Ne var ki yeryüzündeki yaşam, bizden bir takım yargılarda bulunmamızı ister. Çünkü dünyanın gökyüzünden algılanış biçimine bağlı kalarak “aşağıda” yaşayamayız.
Yukardan yeryüzüne dönüş, “tasnif alanı”na giriş yapmaktır. “Aşağısı” karmaşık bir sahne olsa da, tam bir bütünlükler alanı değildir. Pratikte bütünlüğü ayrıştırmalı ve kendimize göre yeniden anlamlandırmalıyız; işimize yaramayan her şeyi pratik yaşamımızdan çıkartıp atmalıyız: Renkleri azaltmalı, sesleri ayrıştırmalı, kokuları ve tatları seçmeliyiz; yaşamı tasnif etmeliyiz. Örneğin, seçtiğimiz her resim gözümüzün önünde olmalı, hep onları görmeli ve göstermeliyiz; onların çevrelerindeki tüm istenmeyen resimler silinmeli… Fiziksel bir dünya ve ona ait yargılar başka türlü oluşturulamaz. Sınırsız renk karışımlarından / bütünlüklerden, siyah-beyaz ayrımı yönünde yol almaktır bu… Üzerine bastığımız ve yaşamımızı sürdürdüğümüz dünya böyle bir yerdir.

Siyah-beyaz ironidir:
Yeryüzündeki yaşamı siyah-beyaz olarak algılamak, gökyüzünden bakışın (sınırsız karışımların / bütünlüklerin) bir ironisidir. Çünkü yeryüzünde bile hiçbir şey salt siyah-beyaz değildir (nedenlerin ve sonuçların asla sabit kalmadığı, tekrarların asla benzerlik taşımadığı bir dünya). Açık bir söyleyişle siyah-beyaz algılar ve yansıtmalar, ne gökyüzünden “aşağısının” görüntüsüne, ne de yeryüzünde kurulmuş sahnelere özdeştir. Sonsuz karışımlar / bütünlükler her şeyin karmaşıklaştığı bir görüntü verse de, yeryüzündeki yaşamın da “çok renkli” olduğu kesindir. Siyah-beyazın ironisi burada devreye girer: Pratik algılar, insanların görmek ve göstermek istediği şeylerin tasnifiyse, yaşamın bütünden indirgenmiş halidir siyah-beyaz… Ama ironinin gerçekleşebilmesi için, yaşamı siyah-beyaz hale getirirken, dünyanın siyah-beyazdan ibaret olmadığının da farkında olmak gerekir.


Siyah-beyaz yeryüzünün kubbesidir:
Yeryüzünün üzeri bir güvenlik kubbesi ile örtülmüştür. Bu kubbe bizi gökyüzünün kaosundan korur. Öyle ki o kubbe altında her şey, yaşamımızı (neredeyse) klişeleştirecek biçimde tasniflenmiştir. Doğrular ve yanlışlar, güzeller ve çirkinler, iyiler ve kötüler, değerliler ve değersizler, tehlikeliler ve tehlikesizler, yararlılar ve yararsızlar vb. Yani kubbenin altı siyah-beyazları onaylayan bir mekândır (bütünün indirgenmiş halinin mekânı). Oysa her şeyin, bu kubbenin yarattığı güvenli mekânla açıklanamayacağını (tasniflerin yalnızca yaşamanın bir aracı olduğunu) bilenler, kubbenin üzerinde çatlaklar ararlar; oradan kaosu gözleyebilmek için… Bazıları ise daha da ileri giderler; kaosu gözlemeleri bir yana, o kaosu kubbenin altına davet ederler. G. Deleuze ve F. Guattari’nin yazdıkları gibi: “Sanatçı, şemsiyede bir gedik peydahlar, hatta, özgür ve esintili bir parçacık kaosu içeri alabilmek, ani bir ışık içinde gedikten beliriveren bir görüyü, Wordsworth’un çuha çiçeğini veya Cézanne’ın elmasını, Macbeth veya Ahab’ın siluetini çerçevelemek uğruna, gökkubbeyi bile yırtar.” Gökyüzünün kaosu kubbedeki çatlaktan geçip içeri doğru süzüldüğünde ve sonuçta da pratik yaşamın siyah-beyaz klişelerine ulaştığında, ironinin en şiddetli patlaması hissedilir: Siyah-beyaz klişeler, sonsuz bir bütünlükten bir şeyler (parçalar) aktarmaya başlarlar… Ya da tam tersi: Sonsuz bütünlük, karşımızda siyah-beyaz bir klişe halinde durmaktadır.    

İroni açmaza düş(ür)mektir:
İşte yeryüzünün kubbesinden aşağı süzülen kaos parçaları, siyah-beyaz klişeleri bozmaya başlar. Klişeler artık rahat değillerdir; rahatları kaçtığı ölçüde de kendilerine güvenlerini yitirmişlerdir. Ama aynı rahatsızlık ve güven yitimi, o kaos parçalarında da baş göstermiştir. Onlar klişelere hiç bu kadar yakın olmamışlar ve değmeye varacak kadar bir mesafeyi deneyimlememişlerdir. Siyah-beyaz klişeler ile kaos parçaları, birbirlerine “bir şeyler” sızdırmaya başladıkça, yine birbirlerini açmaza düşürmeye başlarlar. Artık siyah-beyaz klişeler ile kaos parçaları, kendi nitelikleri hakkında karar veremez duruma gelmişlerdir: “Karar verilemezlik” durumu ise, tam anlamıyla bir açmaz ve böylece bir ironi durumudur.

Siyah-beyaz ironinin resmidir
Açmaza düşen bir “şey” tanımlanmak zorundadır. Bir “şey”i tanımlamak, eğer ancak “karar verilemezlik” ile gerçekleştirilebiliyorsa, o zaman ironi olur. Örneğin siyah-beyaz resim, çevresindeki işe yaramaz renkleri, işe yaramaz tonları atıp, yalnızca kendi gerçekliği ile baş başa kalıyorsa, kendi mutlaklığını vurguladığı (dahası, iddia ettiği) durumda klişeleşir. Fakat içine aldığı kaos parçaları, onu kesinlikle değiştirecek ve kararsızlaştıracaktır. Klişenin kararsızlaşması demek, onu işleten mekanizmanın yanlış işlemesi demektir (mekanizmanın dişlileri hatalı çalışmaktadır): O halde, doğrular ve yanlışlar, güzeller ve çirkinler, iyiler ve kötüler, değerliler ve değersizler, tehlikeliler ve tehlikesizler, yararlılar ve yararsızlar vb. yer değiştirmeye ve dağınık biçimde hareket etmeye başlamışlardır. Bozulmuş bir siyah-beyaz klişe mekanizması pekâlâ şöyle çalışabilir: Tehlikeliler ve güzeller, yararlılar ve iyiler, kötüler ve değersizler, doğrular ve değerliler, tehlikesizler ve çirkinler… Ve daha birçok karşıtlık, birbirleriyle karşılaşmaya başlar; dahası, karşıtlık durumlarını bile terk edebilir. Mekanizma her “şey”i gelişigüzel bir araya getirmeye başlamıştır. Görüntüler (ilgili ya da ilgisiz) sürekli üst üste çakışmaya başlar ki, artık o siyah-beyaz klişelerin yaşamı tasnif edebilme gücü kalmamıştır (daha çok kaos’tan haber vermektedirler… Klişenin kaosu belki).
Turgut Yüksel’in resimleri:
Siyah-beyaz olması, yalnızca gösterilmek istenen şeylerin “tercih”i gibi algılansa da; tercih edilmeyen olasılıkların “atıldığı” düşünülse de, kaosu içine alan resimlerdir. Klişeyi işleten mekanizma bozulmuş ve sert yargılar yaratan mutlak görüntüler, üst üste çakışmaya başlamışlardır: Silahlı askerlerin önünden bir kuş yürür, bir takım trafik tabelaları üzerinde şaşırtıcı işaretler vardır ve işlevsizce sıralanır, olta ile bir şilep yakalanır, darağacında jimnastik yapılır, yedi cüceler savaşa gider vb.
Böyle bir tavır, elbette alışık olunmayan yaşam gerçekliklerinin şaşırtıcı görüntülerini oluşturur.
Kendi kendini imha eden (bozulmuş mekanizmanın kurbanı olan) siyah-beyaz klişelerdir bunlar…   

 

Turgut Yüksel

1967 yılında doğdu. İşletme okudu. Sayısını hatırlamadığı kadar çok dergi çıkarttı, tasarladı. Çizer, tasarımcı ve yazar olarak çalıştı. Radikal gazetesinde yedi yıldan beri kült çizgi köşelerden biri olan Mantığın Bir Anlık Çöküşü'nü çiziyor. 'Katı' ve 'Sıvı' isimli iki öykü kitabı, bir de 'Yüzyıllık Gölgeler' isimli çizgi roman kitabı var. (MS/EÜ)

“Tekinsizliğin hakkını vermek bakımından, Saadetler Dilerim sıkı bir derleme. Beynelmilel trafik işaretlerinden tanıdığımız, yaya geçidini kat eden meşhur siluetin elinde bıçak var, mesela! Kimi gayet ‘masum’, kimi ‘teknik’ imgeler, korku filmi tiplerine dönüşmüş. Farklı evrenlerin suretleri hemhal olmuş. Her kareyi ismiyle beraber düşüneceksiniz; isimler de montajlanmış unsurlar çünkü. Her isim, çöp adamın eline tutuşturulmuş bir bıçak gibi. Turgut Yüksel’in tabloları, evet, insanları çöp adamlara döndüren bir hayatın barok natürmortu gibi.” Tanıl Bora Çizgideki ve düşüncedeki geometri. Turgut Yüksel’in geometrisi yalnız bakmayı zevkli kılmıyor, eserlerindeki sosyal kritiği ve siyasî mizahı okumayı da kolaylaştırıyor. Taha Parla Turgut Yüksel’in resimleri: Siyah-beyaz olması, yalnızca gösterilmek istenen şeylerin “tercih”i gibi algılansa da; tercih edilmeyen olasılıkların “atıldığı” düşünülse de, kaosu içine alan resimlerdir. Klişeyi işleten mekanizma bozulmuş ve sert yargılar yaratan mutlak görüntüler, üst üste çakışmaya başlamışlardır: Silahlı askerlerin önünden bir kuş yürür, bir takım trafik tabelaları üzerinde şaşırtıcı işaretler vardır ve işlevsizce sıralanır, olta ile bir şilep yakalanır, darağacında jimnastik yapılır, yedi cüceler savaşa gider vb. Böyle bir tavır, elbette alışık olunmayan yaşam gerçekliklerinin şaşırtıcı görüntülerini oluşturur. Emre Zeytinoğlu