english
Etüd
16 Şubat Çarsamba 2011 - 12 Mart Cumartesi 2011

Bakışı Mülksüzleştirmek:

Bedenin Kapısı Olarak Yüz

suat hayri küçük

 

Bir resim nerede, niçin ve nasıl konuşur? Zihnin neşesi olarak fikirlerle ilişkisi nedir resmin? Resmin bedeni olarak nesne, neyi dünyaya ait kılar? Bu yazı, bu beyaz zeminde kara lekelerden türeyen form ve anlam, bu sorular etrafında dönmektedir. Bu dönüşlü macerada kendi kıyılarımı yanımda taşımaya özen gösterdim. Resmin uzamında hakikatin izini sürerken her uğrakta, sanat nesnesiyle, formla, kompozisyonla, figürle ve renkle ilişkimizin kökensel kaderinden gözümü ayırmadım. Sonlu yaşamın kusurları sonsuzluk düzemline taşındığında; içrek olan aşkınlığa tercüme edildiğinde; mekânda yersizlik vuku bulduğunda; karanlık mevcudiyet edindiğinde resim konuşur! Kavramsal dilin kendi çeperine değdiği yerde başlar resim bizimle fısıldaşmaya. Böylece anlam, dil öncesi hallerine dokunur. Bedeni varoluşu gerçeğin kuşatmasından kurtaran yüz, Halil Yavuz Ertürk’ün resimlerinde bedenin kapısını beklemektedir. Emmanuel Levinas’ın “Yüz, bize öldürmeyi yasaklayandır!” mottosuna göz kırpan Ertürk’ün plastik ifadeleri, tüm kültürel kodlar paranteze alınarak kendimizi ona açabileceğimiz varlık kipine işaret ediyor.    

 

Gerçeğin resmi ile resmin gerçeği arasındaki gerilimdir sanat! Bu aralıkta, bu iki varlık tarzının çatlağını mekân belleyen; bir nesne ve imge olarak belirenin tüm doğasını değiştiren sanatsallık, şeylerin ve kelimelerin düzenini sabote eden, söylemin çevrimine kısa devre yaptıran ve algıda yırtılmaya neden olan bir şimşek çakımı, bir imdat freni duyusu olarak eklenir oluşumuza. Alımlanan ve duyumsanan ve ancak peçesini resmin unsurlarına açan bu tekinsizlik, bizlerin zorunluluk mekânından özgürlük uzamına, gerçeklik zamanından hakikatler anına sarkmamızı sağlar. Bu aralıkta zuhur eden çatışmanın kurduğu anlam ve değerin, yazıyla ve konuşmayla kat edilmeyen, dile ve söze direnen bir parçası vardır. İşte sanatsal olan şey; kavramsal dilin ve sözün takatsiz kaldığı yerden başlayan macerasında o parçayı yakalamak ve gerçeğin varlık alanına salmaktır. Bu, tehdit kabilinden bir vaattır! Sanatın bu vaadi, edebiyatın ve felsefenin ufkunu eşik saymasından dolayı, mevcudiyete musallat olan bir tehdit olarak algılanır. Gerçeğe duyulan arzu, ile arzunun gerçeği arasındaki boşluğu varlık katına taşıyan resimde, bir paradoks ve kendini kurban eden bir dönüşüm neşet eder. Burada, formuna erişen anlam, anlama beden veren form, mevcudiyet metafiziğinde bir menfez açar. Burası, edimselleşen sanatın, oluş olarak varlığın kökensel kaderine, varlık nedenine ve oluş tarzına yaşam öpücüğü verdiği yerdir. Burası bir üçgeni dörtgene dönüştürecek olan noktadır; burası çemberdeki köşenin belirdiği bir uygunsuzluktur. Özellikle resmin, başka hiçbir sanatla paylaşmadığı bir varlık tarzı, şeylere yeni ve başka boyutlar ekleyen, şeylerdeki fazlayı paranteze alan bir paralakstır. Bu paralaksa yerleşen görmenin anlamla gerilimli ilişkisi diyalektiğe de zor anlar yaşatır. Öznenin nesneyle hesaplaşması ehlileştirilemez, nesnenin gerçeğinin epistemolojik temelleri ile resmin mekânı arasındaki mesafe, iktidar tüm söylemlerin ve bu söylemlerin inşa ettiği özne oluşların doğrusallığını sabote eder. Böylece çalınan eleştiri geri alınır ve trajik geri döner.            

               

Halil Yavuz Ertürk’ün resimlerinde yüzün gerçeği, beden bilgimizi sorguluyor! Bedenin kapısı olarak yüzler karşılar bakışımızı. Resimdeki yüzün içinden geçip kendi yüzümüze vardığımızda kendilik bilincimizi yadırgarız. Beden, vücut, ten gerilimi bilginin düzenini krize sokar. Sabrın içinde oturur, tereddüt anları arasında geziniriz. Ertürk, figürlerindeki bedenlere yüz giydirmiştir sanki. Bu, bir indirgeme değildir; bu bedenle hesaplaşmanın, plastik yorumudur. Zorlu bir savaş meydanından yaralı çıkmış bir hayvanın yaralarını yalarken yaşadığı dinginliktir. Böylece, beden ben’e katılır, mıhlandığı kültürden firar eder. Onun resimleriyle ilişki kurmak için tüm entelektüel kostümlerden soyunmak, kavramsal alet kutumuzu boşaltmak ve belki de dil öncesi bir yere çekilmek zorunda hissederiz kendimizi. Her birimizle özel bir sözleşme yapar gibi, başka hiçkimsenin sökemeyeceği bir dille açar kendini. Yapıtın açıklığı ile yorumun sınırları arasında bir yerde bir bakış edinmeye davet eder. Roman kahramanlarıyla kurduğumuz ilişki türünden bir konuma yerleşir bakışımızda. Nasıl ki bir kale, sığınılan, yaşamı koruyan bir mekan olabildiği kadar yaşama zindan da olabiliyorsa, Ertürk’ün resimlerindeki yüzler de bedene açılan yolun üstünde, geçitte bir yerde durur; asla zorlanamaz, ancak içerden açılabilecek kapısı vardır. Ama o kapının bakışımıza açılıp açılmayacağı da tamamen resim karşısındaki varoluş tarzımız, arzularımız ve korkularımızla hesaplaşmamıza bağlıdır. Levinas’ın, yaşam, ölüm, zaman ve başka gibi filozofik meseleleri çözmek için temel bir nesne-imge olarak etrafında döndüğü yüz ve beden ilişkisi Ertürk’ün resimlerinde indirgenemez bir basitlikte göz hizamıza iniyor. Doğrudan gözünün içine bakmaya ayartan işvesi ile sanki bu yüzleşmeden sonra bir daha eski ben olmayacakmışım sezgisi arasında epistemolojik bir kriz, ontolojik bir yadırgama arasında salınırız.  

 

Çağın ruhunda, burjuva aklın düzenlediği toplumsal bedende, piyasa dini yaşamın tüm hallerini enfekte etmekte, emmekte ve içine yerleşmektedir. Metalar kanser hücreleri gibi hareket etmekte, değdiği tüm şeyleri kendi üreticisine dönüştürmekte. Bu durum en çok da kültür ve sanat nesnelerinde ölümcül sonuçlar yaratmaktadır. Meseleyi biraz daraltarak, piyasanın, tüketimin ve gösterinin salgıladığı metaların, piyasa dininin ayetleri gibi çalıştığı, taşıyıcı ve üretici olarak kendi müminlerini saldığı son kalelerden biri de sanat alanıdır. Sanat nesneleri, sanat mekanları ve sanatın kendine ait nosyonları üzerindeki etkisini kadraja aldığımızda görürüz ki yaralı bir hayvan gibi uluyarak çekildiğimiz son uçlardaki kaleler de bu saldırının bir mekanı ve aygıtına dönüşmekte. Proje, konsept, iş gibi sözcüklerle kendini ele veren günümüz sanatı piyasanın ihtiyaçları, mantığı ve ruhunca esrimekte ve sürekli kendisini tekmelemektedir. İşte böylesi bir kanonda kendine yer aramayan, kendi uzamını kendisi salgılayan bir resim anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu fısıldıyor Halil Yavuz Ertürk’ün resimleri. Hız, verimlilik, yenilik, acayiplik, metinsellik, müphemlik, göndergesizlik gibi kodlarla çalışan kanonik sanat alanına teşne olmayan Ertürk’ün sanatında, dingin bir dirençle karşılaşmanın kekemeliği bizi gramerle, imlayla çatışmaya sürüklüyor. Resmin asal gerçeğine radikal bir geri çekilme ihtiyacı beliriyor. Yalın figürlere giydirilmiş çıplaklıkta yansıyan dramatik öykülere açıyor bizi bedenler. Sanatçının yüze ait bedenlerinde ifade ve figür arasındaki uygunsuz bir moment yakalıyoruz. Bu uygunsuz ve had bilmez yalınlıkta; efsunlanmış, esrimiş kanonik sanatın beklentileri, koşullanmaları ve baskılanmaları paranteze alınarak geriye kalanın izi ve işareti resmedilmiş. Takıntı nevrozu sendromu ve semptomlarıyla felç olmuş bir sanat düşüncesinde, piyasanın kelamı olmakla lanetlenmiş, ayıp, günah ve suça esir düşmenin entelektüel ve estetik ifadelerine fit olmuş bir ideale burun kıvıran resimler Ertürk’ün resimleri. Güzellik denen canavarın karşısına, iktidarın normlarından saparak düşünen, yaşayan bedene varan bir bakışın gördüğü şeyler bu figürler. Salt resmin yakaladığı salt insan ve salt beden içine girilmez ve içerilmez bir hakikate dönüşüyor. Bu yönüyle Ertürk’ün resimlerinde beden, Spinoza’nın bir içkinlik kategorisi olarak ele aldığı aşkınlığı, düşünen ve yaşayan bedeni uygarlığın, kültürün ve ideolojinin üst dilinden kurtarıyor. Böylece, ilişkinin koşulu olan mesafeyi talep ediyor.     

 

“Yüce” ve “iğrenç”in buluştuğu nesneler olarak tabular bedeni bir yandan fetiş nesnesine dönüştürürken bir yandan da sömürge ve savaş alanı olarak düzeliyor. İktidarın ve burjuvazinin sınıf çıkarından tercüme ettiği ahlakı ve aklı karşısında bedenin bu parçalanışı, pornografinin sınıfsal karakterini de işaret ediyor. İktidarın ve burjuva aklın bedene dair bu çatışan iki imgesinin ürettiği nevrotik ilşkilerde, kendi bedenimizle ve başkalarının bedenleriyle yaşama iyi gelen duyumsama ve alımlama olanaksızdır. Gösteri çağında benzeterek anlayan kitle kültürü insanı, bir toplumsal kategori olarak kitsch birey, yani tüketici, nasıl ki bilinmeyenden korkuyor ve aynı nedenle ona tapıyorsa, aynı algıyla gördüğü ama bildiklerine benzetemediği, kategorize edemediğine ucube deyip içinden çıkıyor. Korkusu, kaygısı ve endişesince kendi bedeninden uzağa düşen ve bu uzaklıkça diğer bedenlere yabancılaşan burjuva özne ruhunun esiri olmuştur. İşte böylesi haz ve korku kubbesi altında, kültürel söylem alanı ile toplumsal iktidar dünyası arasında ruhsal, bedensel bir akrabalık oluşmaktadır. Entropi yasasının sürtünmesiz işlediği bu türden ilişkilerde, estetik algı, piyasa değerleriyle ensest bir ilişki yaşamaktadır. Kanonik sanatın söylem mekanında, resim yüzeyinin kendi mekanını ve oluş tarzını arayışı radikal, kökten bir hesaplaşmayı ve çatışmayı göze almak zorundadır. Ertürk’ün resimleri köke, insana inen bir ayıklama ve sondaj olarak ve en önemlisi de kadim düşünen bedenin gramerine yönelmektedir.  

Kendisini söz ve yazıdan esirgeyen, bu nedenle de bizi kendisinden yoksun bırakan haller ve anlamlar vardır. Yaşam mevcudiyetten fazlasıdır. İşte sanat bu fazlanın, başka bir deyişle de bu eksiğin yaşama eklenmesidir. Bunu bir kitap ve kitaplık alegorisiyle anlatmak gerekirse: Öyle kitaplar vardır ki kitaplığımıza girdiğinde biz sadece var olandan bir fazlasına sahip bir kitaplığa sahip olmakla kalmaz; bambaşka bir kitaplğa sahip oluruz. Kitaplığımıza katılan bu yeni kitap kendisinden önce orada mevcut olan kitaplığı bütünüyle yeniden biçimlendirir. Ertürk’ün resimlerine geri dönersek, şunu söyleyebiliriz ki, onun resmettiği figürlerin varlık tarzı, beden algımıza bir eklenti olarak kalmakla yetinmez, bedene dair epistemolojik temelleri krize sokar. Bedenin bu tarzda duyumsanışı bizi deneyim alanından edim alanına doğru ayartır. Duyguları yağmalayan düzenin soğurduğu her türden tutarlı söylemin ve piyasa despotizminin estetik ifadesi dışına göçmüş Ertürk’ün resimlerinde, bakışın uzamında tersine dönen beden, dehşet duygularında olanaklar ajite eden bir dinginlik talep ediyor. Belleğini ve ütopyasını yitirme durumunu, bu yoksunluk çağını özgürleşme zanneden, bu zan içinde bedeni ruhuna hapseden çağdaşımız duygu ve ifade arasındaki işaretleri okuyamaz olmuştur. Bakışın mülksüzleştiği bir paralaksta duyumsanan bedenin resimleri, sırrı kendi sınırının ötesinde başlayan Ertürk’ün resimleri, tüm imkan ve olanaklarla flört eden bir formla iktidarın aksanını bozmaktadır. Malzemeyi aşan bir oluş meselesidir bu.  

Kimlik eksik üzerine kuruludur ve kamçı kullanan iktidarın saldırdığı bir yerdir burası. Kamçılanan beden bütünlüğünü sürdüremez, kendi içinde bölünür, her bir parçası diğer parçalarıyla çelişkiye düşer. Bu yüzdendir ki toplumsalın tamamı çatışma alanıdır. Simgeleştirmeye direnen bu travmatik gerçek etik ile estetiğin öpüştüğü yerdir. Kuşa âşık bir balık için okyanus gökyüzünün cehennemidir. Halil Yavuz Ertürk’ün resimlerinde, formun estetik kavranışı kavramsızdır. Onun tuallerindeki bitmemiş, kapanmamış figürler, dipte uğuldayan ve kıyısını yanında taşıyan olmamışlık nehrinden beslenmektedir. Bu, dinginlikle gerilim arasında tereddüte düşüren eksilti, zamansal bir kesinti ve parantez açmaya teşvik ediyor. Yüzlere, yüzün ifadesine ve bakışa yerleştiğimizde, verili haliyle toplumsalı şaibeli kılan fısıltılara: “Sanki bir yer’in cehennemidir burası.” ve “Sanki nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir.” duygusu, semboller ve simgelere tutunmadan kimliğimize yapışır.

Burjuva düşlere yakalanan yoksullar, buna kendi yaşamlarının kâbusuyla yanıt verirler. İşçinin entelektüel alana estetik bir kategoriye dönüşmeden girişi burjuvazi için en büyük tehdittir. Ayrımları bulanıklaştırır ve kurucu dışarısını yitirir burjuva toplumsal beden. Bu türden ontolojik ve mekânsal ihlaller, adaletin hukuka, hakikatin gerçeğe ve en önemlisi de sanatın estetiğe musallat olması ile mevcudiyeti kendi mantıksal sınırlarına kadar iter. İşte, Halil Yavuz Ertürk’ün Karşı Sanat Galerisi’nde 16 Şubat 2011 tarihi itibariyle görülecek olan “Etüd” adlı kişisel sergisi, bu mantığın cenderesinden kaçış denemesi; sınıflı toplumsal bedeni aşındıran beden deneyimlerine açılan bir koridor ve salt resim olarak Şato’nun kapısında bekleyen bir Kafka karakterine selam çakıyor!

Halil Yavuz ERTÜRK Resim Sergisi

Ankara doğumlu, Mimar Sinan üniversitesi Resim Bölümü Mezunu.
Öğrenciliği ve mezuniyetinden sonra bir çok karma ve yarışma sergilere katıldı.
Karma sergilerden en önemsidikleri Kooperatif Biriliği ve Karşı Sanat Çalışmaları ile katıldığı sergiler. Ayrıca iki adet kişisel sergisi bulunmaktadır.

Bir resim nerede, niçin ve nasıl konuşur? Zihnin neşesi olarak fikirlerle ilişkisi nedir resmin? Resmin bedeni olarak nesne, neyi dünyaya ait kılar? Bu yazı, bu beyaz zeminde kara lekelerden türeyen form ve anlam, bu sorular etrafında dönmektedir. Bu dönüşlü macerada kendi kıyılarımı yanımda taşımaya özen gösterdim. Resmin uzamında hakikatin izini sürerken her uğrakta, sanat nesnesiyle, formla, kompozisyonla, figürle ve renkle ilişkimizin kökensel kaderinden gözümü ayırmadım. Sonlu yaşamın kusurları sonsuzluk düzemline taşındığında; içrek olan aşkınlığa tercüme edildiğinde; mekânda yersizlik vuku bulduğunda; karanlık mevcudiyet edindiğinde resim konuşur! Kavramsal dilin kendi çeperine değdiği yerde başlar resim bizimle fısıldaşmaya. Böylece anlam, dil öncesi hallerine dokunur. Bedeni varoluşu gerçeğin kuşatmasından kurtaran yüz, Halil Yavuz Ertürk’ün resimlerinde bedenin kapısını beklemektedir. Emmanuel Levinas’ın “Yüz, bize öldürmeyi yasaklayandır!” mottosuna göz kırpan Ertürk’ün plastik ifadeleri, tüm kültürel kodlar paranteze alınarak kendimizi ona açabileceğimiz varlık kipine işaret ediyor. Gerçeğin resmi ile resmin gerçeği arasındaki gerilimdir sanat! Bu aralıkta, bu iki varlık tarzının çatlağını mekân belleyen; bir nesne ve imge olarak belirenin tüm doğasını değiştiren sanatsallık, şeylerin ve kelimelerin düzenini sabote eden, söylemin çevrimine kısa devre yaptıran ve algıda yırtılmaya neden olan bir şimşek çakımı, bir imdat freni duyusu olarak eklenir oluşumuza. Alımlanan ve duyumsanan ve ancak peçesini resmin unsurlarına açan bu tekinsizlik, bizlerin zorunluluk mekânından özgürlük uzamına, gerçeklik zamanından hakikatler anına sarkmamızı sağlar. Bu aralıkta zuhur eden çatışmanın kurduğu anlam ve değerin, yazıyla ve konuşmayla kat edilmeyen, dile ve söze direnen bir parçası vardır. İşte sanatsal olan şey; kavramsal dilin ve sözün takatsiz kaldığı yerden başlayan macerasında o parçayı yakalamak ve gerçeğin varlık alanına salmaktır. Bu, tehdit kabilinden bir vaattır! Sanatın bu vaadi, edebiyatın ve felsefenin ufkunu eşik saymasından dolayı, mevcudiyete musallat olan bir tehdit olarak algılanır. Gerçeğe duyulan arzu, ile arzunun gerçeği arasındaki boşluğu varlık katına taşıyan resimde, bir paradoks ve kendini kurban eden bir dönüşüm neşet eder. Burada, formuna erişen anlam, anlama beden veren form, mevcudiyet metafiziğinde bir menfez açar. Burası, edimselleşen sanatın, oluş olarak varlığın kökensel kaderine, varlık nedenine ve oluş tarzına yaşam öpücüğü verdiği yerdir. Burası bir üçgeni dörtgene dönüştürecek olan noktadır; burası çemberdeki köşenin belirdiği bir uygunsuzluktur. Özellikle resmin, başka hiçbir sanatla paylaşmadığı bir varlık tarzı, şeylere yeni ve başka boyutlar ekleyen, şeylerdeki fazlayı paranteze alan bir paralakstır. Bu paralaksa yerleşen görmenin anlamla gerilimli ilişkisi diyalektiğe de zor anlar yaşatır. Öznenin nesneyle hesaplaşması ehlileştirilemez, nesnenin gerçeğinin epistemolojik temelleri ile resmin mekânı arasındaki mesafe, iktidar tüm söylemlerin ve bu söylemlerin inşa ettiği özne oluşların doğrusallığını sabote eder. Böylece çalınan eleştiri geri alınır ve trajik geri döner. Halil Yavuz Ertürk’ün resimlerinde yüzün gerçeği, beden bilgimizi sorguluyor! Bedenin kapısı olarak yüzler karşılar bakışımızı. Resimdeki yüzün içinden geçip kendi yüzümüze vardığımızda kendilik bilincimizi yadırgarız. Beden, vücut, ten gerilimi bilginin düzenini krize sokar. Sabrın içinde oturur, tereddüt anları arasında geziniriz. Ertürk, figürlerindeki bedenlere yüz giydirmiştir sanki. Bu, bir indirgeme değildir; bu bedenle hesaplaşmanın, plastik yorumudur. Zorlu bir savaş meydanından yaralı çıkmış bir hayvanın yaralarını yalarken yaşadığı dinginliktir. Böylece, beden ben’e katılır, mıhlandığı kültürden firar eder. Onun resimleriyle ilişki kurmak için tüm entelektüel kostümlerden soyunmak, kavramsal alet kutumuzu boşaltmak ve belki de dil öncesi bir yere çekilmek zorunda hissederiz kendimizi. Her birimizle özel bir sözleşme yapar gibi, başka hiçkimsenin sökemeyeceği bir dille açar kendini. Yapıtın açıklığı ile yorumun sınırları arasında bir yerde bir bakış edinmeye davet eder. Roman kahramanlarıyla kurduğumuz ilişki türünden bir konuma yerleşir bakışımızda. Nasıl ki bir kale, sığınılan, yaşamı koruyan bir mekan olabildiği kadar yaşama zindan da olabiliyorsa, Ertürk’ün resimlerindeki yüzler de bedene açılan yolun üstünde, geçitte bir yerde durur; asla zorlanamaz, ancak içerden açılabilecek kapısı vardır. Ama o kapının bakışımıza açılıp açılmayacağı da tamamen resim karşısındaki varoluş tarzımız, arzularımız ve korkularımızla hesaplaşmamıza bağlıdır. Levinas’ın, yaşam, ölüm, zaman ve başka gibi filozofik meseleleri çözmek için temel bir nesne-imge olarak etrafında döndüğü yüz ve beden ilişkisi Ertürk’ün resimlerinde indirgenemez bir basitlikte göz hizamıza iniyor. Doğrudan gözünün içine bakmaya ayartan işvesi ile sanki bu yüzleşmeden sonra bir daha eski ben olmayacakmışım sezgisi arasında epistemolojik bir kriz, ontolojik bir yadırgama arasında salınırız. Çağın ruhunda, burjuva aklın düzenlediği toplumsal bedende, piyasa dini yaşamın tüm hallerini enfekte etmekte, emmekte ve içine yerleşmektedir. Metalar kanser hücreleri gibi hareket etmekte, değdiği tüm şeyleri kendi üreticisine dönüştürmekte. Bu durum en çok da kültür ve sanat nesnelerinde ölümcül sonuçlar yaratmaktadır. Meseleyi biraz daraltarak, piyasanın, tüketimin ve gösterinin salgıladığı metaların, piyasa dininin ayetleri gibi çalıştığı, taşıyıcı ve üretici olarak kendi müminlerini saldığı son kalelerden biri de sanat alanıdır. Sanat nesneleri, sanat mekanları ve sanatın kendine ait nosyonları üzerindeki etkisini kadraja aldığımızda görürüz ki yaralı bir hayvan gibi uluyarak çekildiğimiz son uçlardaki kaleler de bu saldırının bir mekanı ve aygıtına dönüşmekte. Proje, konsept, iş gibi sözcüklerle kendini ele veren günümüz sanatı piyasanın ihtiyaçları, mantığı ve ruhunca esrimekte ve sürekli kendisini tekmelemektedir. İşte böylesi bir kanonda kendine yer aramayan, kendi uzamını kendisi salgılayan bir resim anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu fısıldıyor Halil Yavuz Ertürk’ün resimleri. Hız, verimlilik, yenilik, acayiplik, metinsellik, müphemlik, göndergesizlik gibi kodlarla çalışan kanonik sanat alanına teşne olmayan Ertürk’ün sanatında, dingin bir dirençle karşılaşmanın kekemeliği bizi gramerle, imlayla çatışmaya sürüklüyor. Resmin asal gerçeğine radikal bir geri çekilme ihtiyacı beliriyor. Yalın figürlere giydirilmiş çıplaklıkta yansıyan dramatik öykülere açıyor bizi bedenler. Sanatçının yüze ait bedenlerinde ifade ve figür arasındaki uygunsuz bir moment yakalıyoruz. Bu uygunsuz ve had bilmez yalınlıkta; efsunlanmış, esrimiş kanonik sanatın beklentileri, koşullanmaları ve baskılanmaları paranteze alınarak geriye kalanın izi ve işareti resmedilmiş. Takıntı nevrozu sendromu ve semptomlarıyla felç olmuş bir sanat düşüncesinde, piyasanın kelamı olmakla lanetlenmiş, ayıp, günah ve suça esir düşmenin entelektüel ve estetik ifadelerine fit olmuş bir ideale burun kıvıran resimler Ertürk’ün resimleri. Güzellik denen canavarın karşısına, iktidarın normlarından saparak düşünen, yaşayan bedene varan bir bakışın gördüğü şeyler bu figürler. Salt resmin yakaladığı salt insan ve salt beden içine girilmez ve içerilmez bir hakikate dönüşüyor. Bu yönüyle Ertürk’ün resimlerinde beden, Spinoza’nın bir içkinlik kategorisi olarak ele aldığı aşkınlığı, düşünen ve yaşayan bedeni uygarlığın, kültürün ve ideolojinin üst dilinden kurtarıyor. Böylece, ilişkinin koşulu olan mesafeyi talep ediyor. “Yüce” ve “iğrenç”in buluştuğu nesneler olarak tabular bedeni bir yandan fetiş nesnesine dönüştürürken bir yandan da sömürge ve savaş alanı olarak düzeliyor. İktidarın ve burjuvazinin sınıf çıkarından tercüme ettiği ahlakı ve aklı karşısında bedenin bu parçalanışı, pornografinin sınıfsal karakterini de işaret ediyor. İktidarın ve burjuva aklın bedene dair bu çatışan iki imgesinin ürettiği nevrotik ilşkilerde, kendi bedenimizle ve başkalarının bedenleriyle yaşama iyi gelen duyumsama ve alımlama olanaksızdır. Gösteri çağında benzeterek anlayan kitle kültürü insanı, bir toplumsal kategori olarak kitsch birey, yani tüketici, nasıl ki bilinmeyenden korkuyor ve aynı nedenle ona tapıyorsa, aynı algıyla gördüğü ama bildiklerine benzetemediği, kategorize edemediğine ucube deyip içinden çıkıyor. Korkusu, kaygısı ve endişesince kendi bedeninden uzağa düşen ve bu uzaklıkça diğer bedenlere yabancılaşan burjuva özne ruhunun esiri olmuştur. İşte böylesi haz ve korku kubbesi altında, kültürel söylem alanı ile toplumsal iktidar dünyası arasında ruhsal, bedensel bir akrabalık oluşmaktadır. Entropi yasasının sürtünmesiz işlediği bu türden ilişkilerde, estetik algı, piyasa değerleriyle ensest bir ilişki yaşamaktadır. Kanonik sanatın söylem mekanında, resim yüzeyinin kendi mekanını ve oluş tarzını arayışı radikal, kökten bir hesaplaşmayı ve çatışmayı göze almak zorundadır. Ertürk’ün resimleri köke, insana inen bir ayıklama ve sondaj olarak ve en önemlisi de kadim düşünen bedenin gramerine yönelmektedir. Kendisini söz ve yazıdan esirgeyen, bu nedenle de bizi kendisinden yoksun bırakan haller ve anlamlar vardır. Yaşam mevcudiyetten fazlasıdır. İşte sanat bu fazlanın, başka bir deyişle de bu eksiğin yaşama eklenmesidir. Bunu bir kitap ve kitaplık alegorisiyle anlatmak gerekirse: Öyle kitaplar vardır ki kitaplığımıza girdiğinde biz sadece var olandan bir fazlasına sahip bir kitaplığa sahip olmakla kalmaz; bambaşka bir kitaplğa sahip oluruz. Kitaplığımıza katılan bu yeni kitap kendisinden önce orada mevcut olan kitaplığı bütünüyle yeniden biçimlendirir. Ertürk’ün resimlerine geri dönersek, şunu söyleyebiliriz ki, onun resmettiği figürlerin varlık tarzı, beden algımıza bir eklenti olarak kalmakla yetinmez, bedene dair epistemolojik temelleri krize sokar. Bedenin bu tarzda duyumsanışı bizi deneyim alanından edim alanına doğru ayartır. Duyguları yağmalayan düzenin soğurduğu her türden tutarlı söylemin ve piyasa despotizminin estetik ifadesi dışına göçmüş Ertürk’ün resimlerinde, bakışın uzamında tersine dönen beden, dehşet duygularında olanaklar ajite eden bir dinginlik talep ediyor. Belleğini ve ütopyasını yitirme durumunu, bu yoksunluk çağını özgürleşme zanneden, bu zan içinde bedeni ruhuna hapseden çağdaşımız duygu ve ifade arasındaki işaretleri okuyamaz olmuştur. Bakışın mülksüzleştiği bir paralaksta duyumsanan bedenin resimleri, sırrı kendi sınırının ötesinde başlayan Ertürk’ün resimleri, tüm imkan ve olanaklarla flört eden bir formla iktidarın aksanını bozmaktadır. Malzemeyi aşan bir oluş meselesidir bu. Kimlik eksik üzerine kuruludur ve kamçı kullanan iktidarın saldırdığı bir yerdir burası. Kamçılanan beden bütünlüğünü sürdüremez, kendi içinde bölünür, her bir parçası diğer parçalarıyla çelişkiye düşer. Bu yüzdendir ki toplumsalın tamamı çatışma alanıdır. Simgeleştirmeye direnen bu travmatik gerçek etik ile estetiğin öpüştüğü yerdir. Kuşa âşık bir balık için okyanus gökyüzünün cehennemidir. Halil Yavuz Ertürk’ün resimlerinde, formun estetik kavranışı kavramsızdır. Onun tuallerindeki bitmemiş, kapanmamış figürler, dipte uğuldayan ve kıyısını yanında taşıyan olmamışlık nehrinden beslenmektedir. Bu, dinginlikle gerilim arasında tereddüte düşüren eksilti, zamansal bir kesinti ve parantez açmaya teşvik ediyor. Yüzlere, yüzün ifadesine ve bakışa yerleştiğimizde, verili haliyle toplumsalı şaibeli kılan fısıltılara: “Sanki bir yer’in cehennemidir burası.” ve “Sanki nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir.” duygusu, semboller ve simgelere tutunmadan kimliğimize yapışır. Burjuva düşlere yakalanan yoksullar, buna kendi yaşamlarının kâbusuyla yanıt verirler. İşçinin entelektüel alana estetik bir kategoriye dönüşmeden girişi burjuvazi için en büyük tehdittir. Ayrımları bulanıklaştırır ve kurucu dışarısını yitirir burjuva toplumsal beden. Bu türden ontolojik ve mekânsal ihlaller, adaletin hukuka, hakikatin gerçeğe ve en önemlisi de sanatın estetiğe musallat olması ile mevcudiyeti kendi mantıksal sınırlarına kadar iter. İşte, Halil Yavuz Ertürk’ün Karşı Sanat Galerisi’nde 16 Şubat 2011 tarihi itibariyle görülecek olan “Etüd” adlı kişisel sergisi, bu mantığın cenderesinden kaçış denemesi; sınıflı toplumsal bedeni aşındıran beden deneyimlerine açılan bir koridor ve salt resim olarak Şato’nun kapısında bekleyen bir Kafka karakterine selam çakıyor!