english
Sümerbank
03 Ekim Cumartesi 2009 - 24 Ekim Cumartesi 2009

“My Name Is Casper !”
Emre Zeytinoğlu

Komünist Parti Manifestosu şu tümceler ile başlar:

Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizmin hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman ajanları.

Komünist Birlik 2. Kongresi’nin (29 Kasım – 8 Aralık 1847) hemen öncesinde kaleme alınmış bu tümceler, elbette zamanın egemenlerinin duyduğu büyük bir korkuyu işaret ediyordu: Komünizm korkusunu... Uzun yıllar sonra söz konusu korkuyu tanımlayan Jacques Derrida, bunun somut bir varlık ya da belirgin bir durum karşısında duyulan korku olmadığını, tam da manifestoda yazdığı biçimde; hayalete benzer, görünmez ama hissedilebilir bir varlıktan duyulan korku olduğunu vurgulamıştı (“Marx’ın Hayaletleri”).

Neydi 19. yüzyıl Avrupası’nın egemenlerini dehşete düşüren şey; Eski Avrupa’dan kalan güçlerin hissedip de telaşlandıkları şey neydi? Buna verilebilecek ilk ve kesin yanıt şu olmalı: Proleterya’nın kendi sınıfsal niteliklerini, bu niteliklere bağlı pratik gereksinimlerini, geleceğe yönelik taleplerini ve uzun vadeli planlarını ortaya koymaya başlaması. Yani ilkelerin ve öğretilerin; sonuçta da kapsayıcı hareket yöntemlerinin gün ışığına kavuşmaya yüz tutması.

Örgütlü sınıfsal bir muhalefetin hissedilmesi, iktidarlar adına her zaman korkuyu çağırır. Çünkü güvenli alanlar giderek daralmakta ve çevreyi tehditkârlar sarmaktadır. Fakat burada ilginç olan şudur: İktidar alanları ile muhalefet alanları, duvarlarla ya da tel örgülerle birbirlerinden ayrılmış değildir. Alanlar sürekli olarak birbirlerinin içine sızmakta, birbirlerini içten fethetmekte, kimi zaman da (özellikle sınıfsal örgütlerin büyük eylemlerinde) tekrar ayrışmaktadır.

İktidar için, karşılıklı güç çatışmalarını açığa çıkartan büyük eylemler, her zaman daha az tehlikelidir; asıl tehlikeli olan, çatışmalar-dışı sızmalardır. Böyle bir sızma süreci, silahlı kaba gücün (Althusser gibi söylersek: Baskı aygıtlarının; yani ordunun, polisin, mahkemelerin, hapishanelerin vs.) müdahale alanının dışında işlemeye başladıkça, o “tehlikeli varlığın” cismi de, gözlerden kaybolmaya başlar. Egemen sistemi deşifre edici tehlike, artık her yerde olabilir ve her an ortaya çıkabilir; en güvenli alanlarda ve dahası, düşlerde bile...

İşte hayalet korkusunun baş gösterdiği an da, tam o andır: Tehlike sokaklardan ve meydanlardan gökyüzüne doğru yükselmeye başlamış ve bir hayalet gibi iktidarı izler olmuştur. Nasıl ve hangi gözlerle izlemektedir? Yanıt açıktır:  Sınıfsal ilkelerin, öğretilerin ve hareket yöntemlerinin gözleri ile...

İktidarın bu hayalete beslediği korku ne kadar büyük olursa olsun ve her gece o hayaleti ne kadar düşlerinde görüp ateşler içinde uyanırsa uyansın, o iktidar yine de tümüyle çaresiz sayılmaz. Onun bu kâbus sonrasında da alacağı önlemler her zaman vardır. Madem ki o “tehlikeli varlık”, sokakların ve meydanların yanısıra görünmez yerlere de çekilmiştir, iktidar da o görünmez yerlere kendi güçlerini yerleştirmenin çarelerini arayacaktır. Kamusal alanlardan hayaletler alanına geçiş yapmanın sırası gelmiştir.

Hayaletler alanına el atan; daha açık bir söyleyişle, muhalefete karşı ilkeler, öğretiler ve hareket yöntemleri bağlamında yeni bir cephe açan iktidar, bu kez de devreye yeni silahlar sürer: Kültürel silahlar, medya silahları, eğitim silahları (ki okullar olduğu ölçüde, aile de bu silahlardan biridir), inanç silahları, vs... İşte tüm bunlar iktidarın kullanımına açık olarak beklemektedir.

Fakat burada bir ayrıntı üzerinde durmak gerekir. Althusser’e bakacak olursak, bunlar aslında doğrudan iktidarın değil, devletin silahlarıdır: Devletin ideolojik aygıtlarıdır. O halde, iktidar ile örgütlü sınıfların mücadeleleri, bu ideolojik alanlarda geçiyorsa, devletin alanı ile iktidarın alanını aynı anlamda kullanmamak gerekir. Ve o halde, bu alanlar, devlete egemen olanlar ile, olmayanlar tarafından paylaşıldığı sürece, devlet, karşılıklı mücadele alanlarının ortak ve toplam alanı olacaktır: Devlete egemen olanlar, denetledikleri kamu alanlarının yanı sıra, daha zor denetleyebildikleri (en azından garantisi olmayan bir denetim bu) özel alanlarda da mücadele etmek zorunda kalacaklardır. Hem bir mücadele alanı, hem de (kaçınılmaz biçimde) karşılıklı olarak (daha önce söz edilen) sızma alanı: İktidarın denetimindeki devlet alanları ile ortaklıklara açık özel alanlar... Demek ki bu anlamda, sendikaları da devletin ideolojik aygıtları içine yerleştirmek gerekecek. 

Örneğin hukuk konusu, bu girift ilişkiyi anlatabilmek için son derece uygun bir özellik sunar: İktidardakiler (yani devlet alanlarına hükmedenler), kolayca ve kendi yararlarına uygun olarak bir yasa çıkartamazlar. Bunun nedeni, iktidar muhaliflerinin çok güçlü durumda olma olasılığı değildir. Nedeni; direnen sınıfların (belki o ideolojik aygıtların boşluklarından ya da çelişkilerinden yararlanarak) o yasaların yapılışlarında ve sonuçlandırılmasında seslerini duyurabilecek olmasıdır: Bir devletin yasalar ile işlemesinin yanında, diğer yandan da ideolojiler ile işlemesi, zaten henüz işin başından itibaren bir çelişki doğurur (üstelik bu iki faktörün birbirini tetiklediğini de akıldan çıkartmayalım). Böylece buradaki devlet, iktidarın hukukuna göre tanımlanmak yerine, Gramsci’nin önerdiği gibi, hukuk-üstü olarak tanımlanacaktır. O zaman hukuk da, devletin ideolojik aygıtları arasında yer almaya başlayacaktır.

Yukarda, tanımlanmış bir devlet bulunuyor. Ayrıca, devlete egemen olan bir sınıf ve o egemen sınıfa muhalif başka bir sınıftan söz ediliyor. Ve deniliyor ki, devlet ile, devlete egemen olanlar, aynı şeyler değildir. Çünkü devlete egemen olan sınıf ile muhalif sınıfın çatışması, hukuk-üstü bir devlet içinde gerçekleşir. Burası tamam... Bu yazılanlar bağlamında şunu düşünelim: Bu tanımlardan, sınıf kavramını çekip çıkarttığımız zaman, ortada ne kalacak? Sınıfsız bir devlet...

Sınıfsız devlet önce bize (elbette) Marx’ı anımsatacak. Üstelik aynı zamanda da, bugünün dağılmış, yok olmuş sınıfsal ilkeleri, öğretileri ve kapsayıcı hareket yöntemlerini anımsatacak. Öyle ya, sınıfsal nitelikler yok olmuşsa, Marx anlamında bir sınıf yapısından da söz etmemiz mümkün değil. Peki sınıfsız devlet dediğimizde, niçin ilk önce ve son derece yersiz bir davranışla Marx’ı aklımıza getiriyoruz ve bugünün koşullarını Marx ile ilişkilendirebiliyoruz? Bu acaba, içeriğini yitirmiş tabirlerin, kavramların, basit sözcüklerin ya da karmaşık tümcelerin, bize oynadığı acımasız ve alaycı bir oyun mu? Düpedüz şunu söyleyebilir miyiz: İçerikten ve bağlamından kopmuş tutarsız bir dilin tutsağı mı oluyoruz? Yalnızca benzetmeler, yakıştırmalar ve kabaca ilişkilendirmeler üzerine işleyen bir dilin siyasetini mi deneyimliyoruz?

Öte yandan, bütünlüğünü yitirmiş o ilkeler ve öğretiler, eğer bir sınıfsal yapının hareket yöntemlerini kararsız bir hale sokmuşsa, yani o sınıfın etkisini büyük ölçüde ortadan kaldırmışsa, o halde devletin egemenleri ile devlet arasındaki ayrımı nasıl ortaya koyabiliriz? Bu durumda devlet ile, baskı aygıtlarını ve ideolojik aygıtları elinde tutanlar, devletin kendisi olmuyor mu?

Şunu çok açık biçimde şunu yazalım: Hukuk-üstü olarak tanımlanan devlet, artık yalnızca egemenlerin hukuku ile anılıyorsa (ki aynı zamanda da sınıfsız bir devlet olarak), bu devlet, egemenlerin içeriksiz dili ile de anılacaktır. İşte bu noktada, egemenlerin hukukunu içeriksiz dil, içeriksiz dili de egemenlerin hukuku besler. İktidarın iki korkulu rüyası hukuk ve dil, bundan böyle iktidar yönünde hayli ehlileşmiştir.

Öyleyse bu mantıkla baktığımızda, bugün “sınıfsız Marksist devlet” ile iktidar arasındaki duvar tamamen eriyip gitmiştir. Büyük ulus-aşırı şirketler, holdingler, finans kuruluşlarına bağlı vakıflar vs. küresel süreçte “Marksist devlet modeli”nin sahipleridir; buna itiraz edilecek bir zemin kalmamıştır. Kalmamıştır; çünkü içeriğini yitirmiş dil, eleştirel bir dayanak noktası bulamamaktadır. Özellikle Richard Rorty’nin “pragmatizm”inin ve Jacques Derrida’nın “dilde dekonstrüksiyon”unun çarpıtılması ile (iyi niyetli bir yaklaşımla, “yanlış anlama” diyelim buna), sıkı bir eğitim süreci başlatılmış; çarpıtılmış okumalar, tüm eleştirel metinleri yerle bir etmiştir (estetik metinler de dahildir buna).

Bu çarpıtılmış okumalar çerçevesinde, estetik metinlerin yerle bir edilebileceği ölçüsünde, bu metinlerin sahipleri de yerle bir edilebilir. En net biçimde Umberto Eco’nun tanımladığı gibi, “metnin niyeti” ortadan kaldırılmışsa, metnin sahibi de neo-liberal siyasete “transfer” edilebilir pekâlâ... Ama kabul edilmeli ki, bu çarpıtılmış okumalardan en fazla pay almış olan, “Kapital”dir (bunu tahmin etmek hiç de zor değildir). Küresel ekonomi ile bu eser arasında, artık süreklilik kazanan ve özellikle de “ekonomik kriz günleri”nde gündemde tutulan bir bağ oluşturulmuştur. Aslında “Kapital”in küresel ekonomi ile ilişkilendirilmesi hiç de zor olmamıştır. “Kapital” ile küresel ekonominin buluşmasını sağlamak için, küçük bir işlem yapmak yeter (değil mi ki, “metnin niyeti”ni yok saymayı çok iyi öğrenmiş bulunuyoruz). Bu işlemin kopyasını, Althusser yaklaşık kırk yıl önce bize vermişti:

Gözümüzün önünde bir kitap olması yetmez: Onu okumayı bilmek gerek. Oysa Kapital’i okumanın, “Marx’ın bilimsel teorisini anlama”nın ve “açıklama”nın tümüyle burjuva olabilen bir biçimi var. Burjuva bir biçim; burjuva ideolojisinin, daha kesin söylenirse burjuva sosyolojist ya da ekonomist ideolojinin damgaladığı, sızdığı, etkilediği bir biçim demektir.

Örneğin Kapital aşağıdaki biçimde okunabilir: Kapitalist üretim tarzının ekonomi politiğinin bir teorisi. Altyapıdan işe başlanacak, “iş-süresi” incelenecek, “üretici güçler” ve “üretim ilişkileri” birbirinden ayrılacak, meta, para, artık-değer, ücret, yeniden-üretim, rant, kâr, faiz, kâr oranının düşme eğilimi vb, vb. analiz edilecek. Kısacası Kapital’de iktisadın “(kapitalist) yasaları” bulunacak. Ve “ekonomik” mekanizmaların bu analizi bitirildiğinde küçük bir ek getirilecek: Toplumsal sınıflar, sınıf mücadelesi.

Toplumsal sınıflar üzerine olan tamamlanmamış küçük bölüm, Kapital’in tam sonunda değil mi? Toplumsal sınıflardan ancak kapitalist ekonominin tüm mekanizmasını söktükten sonra söz etmek gerekmiyor mu? Marx bizi, toplumsal sınıfları (ve dolayısıyla sınıf mücadelesini) kapitalist ekonominin yapısının basit bir ürünü, son bir ürünü, sonucu olarak kabul etmeye çağırmıyor mu? Toplumsal sınıflar kapitalist ekonominin basit bir sonucu, sınıf mücadelesi de sınıfların varlığının basit bir sonucu değil mi?

Kapital’in bu şekilde okunması, bu şekilde yorumlanması Marksist teorinin ciddi bir çarpıtılmasıdır: Ekonomist (burjuva) bir çarpıtma. Toplumsal sınıflar Kapital’in sonunda değildirler: Başından sonuna kadar Kapital’dedirler. Sınıf mücadelesi toplumsal sınıfların varlığının bir türevi değildir: Sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi tek ve aynı şeydir. Sınıf mücadelesi, Kapital’i anlamak için “son-sözü-söyleyen halka”dır.

Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupası’nın egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi... Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper !”

Ve internetteki “Uludağ Sözlük”ün genç yazarlarının ironik biçimde tanımladığı gibi: Hepimiz birer “Das Kapitalizm” okuyucusuyuz. Eleştiri yetimizi iktidarın “güvencesi” altına aldığımızdan beri, kurtuluşumuzla ilgili eylemlerimizi de iktidar adına düzenliyoruz: Bizi kurtaracak olanı, iktidar olarak görme alışkanlığımızı büyütüyoruz ve en azından “açık denizler”de boğulma korkusundan kurtuluyoruz.

Burada bir “son söz” gerekiyorsa, bence bu kesinlikle Bertolt Brecht’ten olmalı (neden ille de Brecht? Bunu bilmiyorum):

Bu adadan her ayrıldığımda geminin bir fırtınada batacağından korkarım. Ama hakikatte korktuğum şey, deniz değil, gerektiğinde beni sudan çekip çıkartacak olan kişilerdir.  

Henüz haber eklenmemiştir.
Henüz bir çalışma eklenmemiştir.