english
İki Cihan Aresinde -
08 Eylül Cumartesi 2007 - 06 Ekim Cumartesi 2007

Ele alınması düşünülen kavramların bu zengin ve karışık yapısı göz önüne alınarak, analitik bir yöntemle değerlendirilmesi zorunludur.

Karmaşık bir sistem olarak “kültür” tanımı çoklu, kendine özgü, tarihsel maddeleşmesine paralel olarak, ‘’yapısal‘’ özelliklere dönüşür. Bir ucu “evrensellik” diyebileceğimiz, ortak değerler olduğunu düşündüğümüz, yarına ilişkin tahayyüllerin oluşturduğu genellemeler ise, diğer ucu geçmişten  bu güne sosyo-ekonomik, coğrafi, tarihsel koşullar içinde tesadüfi veya iràdi, bireysel veya toplumsal, sınıfsal veya öznel psikolojiler çerçevesinde tanımlanmış, iktidar çatışmalarından geçerek,  bu güne ait bir dil oluşturabilmiş,  ‘’yerel’’ olarak tanımlayabildiğimiz yanıdır.

Aydınlanma ile başlayan, özgürlük-eşitlik- kardeşlik sloganı ile ütopyasını ve inancını tanımlayan “batı aklı’nın, evrensel tek model olarak düşünülmeye başlanması, modernite olarak karşımıza çıkar.

Düşüncenin, bir “insanlık” modeli olarak yola çıkışı ile, kapitalizmle liberal “özgürlükçülük” temelinde varılan konsensustan, emek ve çalışan sınıflar temelinde tek yanlı  bir demokrasi tanımına indirgenen bu idea giderek, eşitsiz ve sömürücü, insanlık dışı kapitalist  bir sisteme oradan emperyalist bir sisteme evrilmiştir. Dolayısı ile “modern” derken, hangi modern sorusunu birlikte kullanmak gerekmektedir.

Bugün de devam eden, teknolojik gelişme ve devrim tahayyülü ile bireyin hak ve özgürlükleri temelli eşitlikçi bir özgürleşme anlayışı, modernleşme kavramının temel yorum farkını oluşturur.

Bu doğrultuda “sosyalizm” deneyiminin çabası ve tarihsel başarısızlığı, “batı aklı”nın tek bir model çerçevesinde düşünülmesi gibi kısır döngüye dönüşmesi sonucunu doğurmuştur.

Önerilenin mutlaklaştırılması, bütüncül ve hegemonik özelliği, önerilen kesim yani “çevre” diye tanımladığımız diğer dünya için, dışardan ithal edilen, temelde Hegel’ci köle-efendi diyalektiği içinde çatışmalarla, kırıla kırıla evrilerek ulaşılan bir dönüşüm metodolojisi oluşturmuştur. Açık, emperyalist işgal yöntemi ile sürdürülen bu tavır, anti-emperyalist ulusal-direniş savaşlarının sorumlusudur. Merkez çevre çatışması, bu anlamıyla evrensel (enternasyonalite) – yerel (nasyonalite) çatışması olarak pek yeni olmayan bir kutupluluktur.
Pozitivizm–bilimsellik ve teknolojik dönüşüm olarak modernitenin içselleştirilmesi modelleri ise tüm dünyada, temelde “ordu asker” müdahale geleneği ile yukarıdan aşağı taşınmıştır.

Bu anlamıyla “batılılaşma” süreci bizde batının, tekniğini ve ilmini. milli ve manevi değerlerle birleştirmek olarak Osmanlı’dan bu yana Islahat politikası olarak ele alınmıştır. Bu eklektik yaklaşım belirli kültürel alanlarda görece çözümler üretebilmiştir ama Kenan Kalyoncu’nun belirttiği gibi, “maddi kültürle manevi kültür, bir maddi üretim tarzı içinde ve etrafında oluşmuş toplumsal ilişki kipleri ile genel olarak kültür arasında aşırı keyfi ve kategorik bir ayrıma dayanan bu cevap, aslında ikiliği dondurarak yeniden üretmeyi bir ‘sentez’ sanma yanılgısıdır.”
Geniş anlamıyla doğu-batı çatışmasının temelini oluşturan bu ayrım evrensel olarak “batı aklının” bir model olarak anlamını giderek yitirdiği bir süreçte tarihsel, kültürel, iktisadi farklılılardan dolayı –“eşitlenme”- durumunun imkansızlığını ortaya koyar.

Ve bu ayrım bugün “medeniyet” ve “postkolonyal” eleştiriler çerçevesinde ele alındığında, şarkiyatçılığa, kaba oryantalizme, “uygarlıklar çatışması” pragmatizmine, dinler buluşması gibi senkretik yaklaşımlara, “kültürleşme” veya “melezleştirme” politikalarına indirgenemeyecek bir farklılıktır.

“Burjuva dönüşümlerle modellenemeyecek, çok farklı ve zengin bir uygarlık deneyine, merkezi devlet geleneğine bağlı tarihsel ve kültürel dirençlere sahip siyasal bir coğrafyadır bu farklılık.”

Küreselci, indirgemeci bir yaklaşım olarak, tüm dünyaya ilişkin bir söylem oluşturan dilin, bu anlamıyla konuya “çokluk”, “teklik” kavramlarıyla yaklaşımı, öznesiz ve tarihsiz bir önermedir. Ve modernite ile aynı bağlamda , yine dışsal ve dışa bağımlı bir süreç dayatmaktadır. Tek farkı, ittifak olarak ulus devletin değil, postmodern kültürle pre-kapitalist unsurlarında sisteme entegre edilmesidir.
Postmodernitenin, pre-modern unsurları da içine alan, pragmatik, popülist bir düzlemde, serbest piyasa ekonomisinde ve paranın akışkanlığı temelli, yüksek basınç ile oluşturulmaya çalışılan “yapıştırıcı” çözümlemeleri modernist bir eleştiri görünümü altında kültürel alanı parçalama, bozma, şeyleştirme, ironik bir eleştirellikle aklı bir tür zeka oyunlarına indirgeme yöntemi, işte bu yüzden çağdaş-modern değil “güncel”dir.

Bu doğrultu çelişkilerin gerçekliğini dönüştürme değil, yumuşatma eğilimindedir. Çünkü hiçbir şekilde emek-beden çelişkisi üzerinden bir gerçeklikten, sınıfsallıktan, işgalden, sömürüden ve savaştan bahsedemez.... Bu anlamıyla ontolojik bir yarılma ve hakikat dili yoktur. Trajik olanı çağıramaz. Herşey “light” bir dünyada, aydınlatılmış gibi davranılır. Aynı oximoronlukla savaş ve iyi – iyimserlik yanyana getirilir.

Çünkü küresel kültürelciliğin savaş ve şiddetle gelen yüzünü pembe gözlüklerle örtme ihtiyacı bugün her zamankinden daha fazladır. Bu yöntemle sivil toplumun sınıfsal bakışı gizlenir, kamusal temsil hakkı seçkinciler tarafından işgal edilir.
Bir “öğreten olarak”, çağdaş sanatı kendisinin taşıdığının altını çizerek, yukarıdan konuşan söylemin buyurganlığı ile Osmanlı’dan, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana tartıştığımız yukarıdan aşağı, otoriter söylemin ne farkı olduğu sorusu ortadadır.(Bkz. Renè Block’un Çağdaş Sanatı  ben tanıştırdım sözü.)
Bugün Türkiye coğrafi, tarihsel, kültürel ve evrensel her anlamda bir dönüşüm sürecinin merkezinde bir “Geçiş Ülkesi” konumundadır.

Küresel neo-liberalizmin, tüm dünyaya ihraç etmeye çalıştığı model olarak Bogota’da, Bilboa’da, Modern Tate ve çevresiyle, Londra’da, yıkılan duvarları çevresinde Berlin örneğinde gördüğümüz gibi, tek tip, ünik bir sanat kültür hareketi ihracı ile başlayan, ardından Kentsel-Dönüşüm- Soylulaştırma projeleri ile, küresel sermaye için rant alanlarına çevrilen (kâr payı, çok uluslu %70-%30 yerli olarak tanımlanan) şimdi de İstanbul megapolu modeli olarak sunulan “dönüşümle” hiçbir alakası yoktur.

“Bize gelen” olarak bu ithal dil ve kolaylaştırıcı-uyumlayıcılarının aracılığında yatay kültürleştirme politikaları olarak dayatılır. Buna karşılık dikey taşıyıcı olarak “gelen-ek”, dönüştürücü, aktarıcı kuşağın aktarımı değil, alıcı kuşağın, onu değerli bularak kabul etmesi  anlamında yaşayan, dönüşen, ama aynı zamanda “meşrulaştırıcı” yeni kurum ve davranış tarzlarının dolayısı ile “icat” ve “inşa eden” yanıyla düşünülmelidir.

Yerelliğin, küresel saldırı karşısında, tutucu-milliyetçi regresif savunuya, yada Homi Bhabha’nın dediği gibi farklılığın nevrotik imkansızlığına, “başka”nın yalın olumsuzlanması yada dış’lanmasına düşmeden, “kendinde” bir “direnişçi yerellik” ihtiyacı gündemdedir.

“Bugün ihtiyaç duyulan aydınlanma, akılla geleneğin değil, çeşitli lehçeleriyle artık bir akıldışılığa ve skolastiğe dönüşmüş olan bir akıl türü ile başka bir akıl türünün ve buna tekabül eden bilinç içeriklerinin hesaplaşması ürünü olabilir.”
Herşeyden önce bu yaklaşım Batı’ya da Doğu’ya da eleştirel bir mesafeden bakabilen yeni evrensel yanıyla, özgürlükçü-demokratik- eşitlikçi bir temsiliyet talebidir.

Bu anlamıyla müzesiz bir hafıza geleneğimizle Şeker Ahmet Paşa’dan, Halil Paşa’ya, Feyhaman Duran’ın portrelerinden, Süleyman Seyyid ve Mahmut Cuda notürmortlarına, Neşet Günal figüründen, Cihat Burak İstanbul’una, Orhan Peker’e, Neş’e Erdok’a, Mehmet Güleryüz’e uzanan tinsel özgün dil arayışı olarak “taşıyıcı” özne izlerini, bugünün sanatçısının izleme gayretini bir adım olarak görüyoruz.

Henüz haber eklenmemiştir.